11 Şubat 2012 Cumartesi

Lemis in Cambodia V


31.1.2012 Sihanoukville – Koh Rong



Lemisin ateşi dün gece çok çıkmadı, biz de biraz olsa da rahatladık. Gece birkaç kere Lemisi duşa soktuk, o da işe yaramıştır.
Sabah odamızı boşalttık. Benim bir sürü banka işlerim falan vardı, onları hazır internet bulunurken halletmeye çalıştım. Kaç gün internetsiz kalacağımız belli değil, mailler yazdım ve iki saatimi bilgisayarın önünde harcadım.
Ne yazık ki Lemisin ateşi tekrar çıktı. Telaşa gerek yok ama, viral, birkaç gün devam edip yavaş yavaş geçecek diye umuyoruz.
Saat 11 gibi otelimizden çıktık ve hamburgerciden hamburger, yan tarafdan da patates kızartması, onun yanından da tom yum. Öğlen vakti geldi, minibüs gelip bizi alacak, tekneye götürecek. Birer bira içelim de tam olsun.

Minibüs tıklım tıklım eşyalarla dolu bizi limana götürüyor. Yolda motor üstünde 3 kişi, birinin elinde de bir metrelik bir balık, kuyruğundan tutmuş baş aşağı otoyolda giderken görüyoruz. Gayet normal karşılıyoruz böyle durumları artık.


Limanda teknemizin yanında Bora, insanları yerleştiriyor. Bize yer ayarlamış, o burada kalacak, işlerini halledecek. Bir iki gün sonra gelebilirmiş ancak.
Tekne yola çıkıyor, biraz fazla sallıyor ama. Lemise tam çizgifilmi açarken yanımızdaki adam bize çizgifilmi yüklemeyi teklif ediyor. Sağolsun, 6 tane film laptopumuza yüklüyor. Bilgisayara bakmaktan midemiz bulandı ama. Keşke o hamburgerleri çıkmadan önce yemeseydik. Deniz tutmazki beni normalde! İki saat yol da bitmiyor, en azından Lemis yolda uyuyor.




Nihayet varıyoruz Koh Rong adasına. Küçük bir kasaba, balıkçılar köyü. Her yer doğal bungalow inşaatı. Biz de tam inşaatın ortasına giriyoruz. Coco bungalows, treehouse un ikinci şubesi, tam da teknenin bağladığı yerde. Bize verilen kulübe yep yeni, daha bir hafta olmamıştır buranın açılışı. Moloz falan var, ama gayet güzel olmuş. Bar da çok rustik. Beş metrelik ahşap kullanmışlar koltuk olarak, bildiğin tomruk u dilimle, öyle bir şey. 40 santim eninde, 15 cm kalınlığında ve beş metre boyunda ahşap, ne ağaçmış ama rahmetli, bin yaşamış, belli!
Kasaba çok ufak, heryerde çoluk çocuk, tavuklar ve sürüyle köpekler. Yol yok, araba yok! Bisiklet bile yok! Sahilini birkaç dakikada bitiriyoruz, bu arada bir sürü çok enteresan midye kabukları, yengeç  ve denizkestanesi buluyoruz, bir denizyıldızı, rahat 30 cm ve gördüklerimizden de çok farklı, bir de şişen balıklardan, balon balığı, sahile vurmuş. Lemis’in halası ve Ababasıyla her akvaryuma gidişlerinde görmeyi ümit ettiği balık. Sonunda Kamboçya’nın Koh Rong adasında sahilie vurmuş bir şekilde karşısına çıkıyor. Halası ve Ababası: Lemis sonunda balon balığı gördü.



Lemisin keyfi pek yerinde değil, çizgifilm seyretmek istiyor, yorgun zaten ateşten dolayı.
Sahildeki sayılı restoranlardan bir fish fingers istiyoruz ve şimdiye kadar yediğimiz en lezzetli balık ekmek geliyor Lemisin önüne. Fiyatlar çok uygun, adada olmamıza rağmen!
Cennet gibi bir yer!


Kulübemize dönüyoruz ve yatmadan önce ailece “Ratatuille” izliyoruz. Lemisin ateşi yine çıkıyor, Calpol veriyoruz ve duş seansları başlıyor yine.


1.2.2012

One day in paradise? Lemisin ateşi pek düşmek bilmiyor, ama keyfi yerinde. 39 dereceyi görüyor, ama gün içi duşlarla ateşini düşürmeyi başarıyoruz. Pek ilaç kullanmak istemesek de Calpol veriyoruz 38 derecenin üstüne çıkınca. Bu ateş birkaç gün daha devam ederse antibiyotik vermek zorunda kalırız diye korkuyoruz, ama iyileşir, bizim kızımızın bünyesi güçlüdür. Sabah çok erken kalktı Lemis bu sefer. Ayşegülü de uyandırdı, susamış, ve beraber omlet yemeye gittiler. Benim ruhum duymadı gidişlerini.


Tüm sabahımızı kulübemizde geçirdik. Öğlen olunca biraz dolanalım dedik, sahile, bembeyaz kumsalda yürüyüşe çıktık. Biraz öğlen güneşi, ama biz gölgelerden yürüdük. 




Sonunda dayanamadık ve denize girdik. Lemisi ağaç gölgesinin altına koyduk bu arada. Tam eve dönerken, su alalım diye otelimizin yakınındaki restorana girmek istedik.
Ayşegülün sırtına bir böcek konuverdi, bu ne derken küçük parmağını soktu! Ne tür böcek, göremedik ama Ayşegülün parmağı azıcık kanadı ama içindeki zehir felaket bir acı vermeye başladı! “Sanki tırnağımı koparıyorlar”, “her an parmağım kopacak” acısı. O korkuyla oturuverdik, Ayşegülün tansiyonu düştü, mide bulantısı, küçük çaplı panik. Etraftaki esnaf da toplandı, bizi rahatlatmaya çalışıyorlar. Biri çakmağın gazını sıkıyor parmağına, başkası da buz getiriyor. Yakında bir dalış okuluna haber gönderttik, her an her şey olabilir, aklımızdan bir sürü kötü şeyler geçiyor. Issız adadayız, hastaneye en az iki saat mesafedeyiz. Bir yaşlı kadın geldi, tam voodoo cadılarından, ve bir poşet içinden kömüre benzeyen, dışı beyaz olan bir parça koydu parmağın üstüne. Boynuz muş. Bu zehiri alır, iki saate bir şeyin kalmaz dedi. Dalgıç hocalardan bir ekip geldi o sırada, bir antihistamin, ve iyi dilekler, bay bay. Korktuğumuz kadar kötü değilmiş, boğaz kısmında ve koltuk altında şişme olursa sakat, Ayşegülde yok öyle şişmeler. Bu sokma acır ama geçermiş, alerjik reaksiyona karşı antihistamini aldık ama. Neyse ellerinde adrenalin, dil altı hapı, vs de varmış, merak etmeyin dediler.
eşek arısı ısırıklarına ititina ile boynuz konulur...

Saat 5 teknesinde bir Fransız doktor da olacakmış, gerekirse ona danışabilirmişiz.
Eve gidip bu olayın üzerine bir karpuz kestik ve biraz rahatladık. Gerçekten de eli birkaç saat sonra geçti. Ağrısı arada bir gelip gitse de sıkıntı yok. Ayşegülün parmağına bağladığı o boynuz parçasını da sahibine geri verdik. İşe yaradı mı bilemiyoruz, ama olumlu düşünmenin zararı yoktur.


coco bungalow, Koh Rong island 





bu kafaların hepsinin ellerinde birer bira vardı.

Akşam üstü yine kendimize geldik, biraz da acıktık artık.
prost

Nerede yesek derken “ben bu restoranı pek sevmedim” restoranına girdik ve bir hindistancevizi sulu balık çorbası, ve de tuna/barakuda kılıklı kocaman balığın BBQ sunu istedik. Lemisin patates kızartması hemen geldi, Lemis ona yumuldu. Hemen sonra O çorba geldi ve her bir baharatı ve acısı, kıvamı tam yerindeydi! Çok başarılı! Baya bekledikten sonra da benim balık filetom geldi. 400 gram balık eti. Sosu pek sevdiğim tarzda olmasa da balık çok taze ve güzeldi. Ama çok şişti karnımız!
curry soup, balıklı

baracuda

Dönüşte mango ve ananas aldık, sabah kahvaltısında meyve yenilecek.
Bu arada hastalık ve kazalar söz konusu olunca, barmen den dün sabah saat altıda oluşan bir olayı öğrendik: sarhoşun teki sabahın köründe güney doğu asyanın şu meşhur kocaman boynuzlu su mandalarına ne yaptıysa artık, manda sinirlenip adamcağızı bir güzel şişlemiş.
Sığır! Ne işi varsa sarhoş sarhoş koca mandayla, boynuzu yemiş işte. Hemen speedboat la Sihanoukville e gönderip uçak/helikopter le Bangkoka uçurmuşlar. Hayatını kurtarabilmişler mi bilemiyoruz, ama acil şifalar diliyoruz. Mandayı gördük bu arada, beden ve ruh sağlığında bir sorun yok. Adamdan daha kolay atlatmış bu olayı. (mandanın kocaman kakalarını ve ayak izlerini de önceki gün görmüştük, maşallah).
Kızlar saat 20 de uykuya dalınca ben de buranın barına indim. Happy hour cocktailimi aldım ve insanlarla kaynaştım. Yanımdakiler Wales den geliyorlarmış ve son istanbula gittiklerinde Hippy olarak Yunanistandan bir vosvos alıp istanbuldan geçip, Afganistan vs yollarından hindistana gitmişler. 1968 yılından bahsediyoruz bu arada. Muhabbeti güzel, keyifli bir çift. “Midnight Express filmin sinemalara girdiği yılında istanbula geldim” diyor. Karadenizden geçmişler ve sabah uyandıklarında arabanın yanında onlara hazırlanmış, yaprak içinde balıklar bulmuşlar. Köylüler bırakmış onlara bu yemekleri, aç kalmasınlar diye.
Bu arada biraz ilerdeki “white beach” de “survivor” programı çekiyorlarmış. İtalyan restoranın orda. Hayatta kalma çabası içinde olan şehirliler İtalyan restoranın yanında yaprak üstü balık pişirip kendilerini yiyorlardır. “reality show” ların kullandığı ıssız adalarda tatil yapmanın keyfini çıkarıyoruz.
Saat 23 de bar kapandı, ışıklar da kapanacak, burası jeneratörler le işliyor, adada başka türlü elektrik yok. Saat 17:00-22:30 saatleri arasında var sadece. Kapanmadan önce dalgıç hocalardan bir tanesi geldi, kendini beğenmiş bir şahsiyet. Meğer buranın torbacısı oymuş. 10 gram Marihuanna 20 dolar. Alıcısı boldur buralarda.
Sabah 6 buçuk da balığa çıkmak ister misin diye sordu barmen, ben de kabul ettim. Hava güzel olursa 3 saat tekneyle balık utarız, akşama balık ziyafeti yaparız.


2.2.2012
Gece bir fırtına ve yağmur koptu, seller aktı. Dalgaların sesi bizim kulübemize kadar geliyordu. Balık olayı yattı galiba.
Saat 6 da kalktım ve rüzgar/dalga sesinden balığa gidilemeyeceğini anladım. Uykuya devam.
Sabahı yine kulübemizde geçirdik. Ayşegül psikodrama kitabı okuyor, Lemis de plastik hayvanlarını saatlerce yıkıyor, eğlendiriyor. Ben de Pol Pot un hayat hikayesini okumaya devam ediyorum. Pek sürükleyici değil, ama başladığım kitabı bitirme huyum var, bitecek bu kitap.


Öğlene gelince Ayşegülü dersleriyle yalnız bıraktık ve Lemis ile birlikte yakındaki “Paradise Bungalows” a gittik. Güney doğu Asyanın sekizinci güzel Bungalow resort u seçilmiş bir yer. Kaldığımız yerden de pek farkı yok aslında. Orada Wales li çifti görmeye gittik. Adamın kafasında bir yara varmış, benim de şu mucizevi merhemi ona verdim, hemen yarası iyileşsin ve denize girebilsin diye.
Lemise maymun gösterme şansı yakaladık burada! Bir dişi maymun ve bir minik bebek maymun. Buranın yerlileri bebek maymunun annesini yemişler, dişi maymunu yakalarken kafatasını yarmışlar . Tek gözünü kaybetmiş zavallıcık ve bir elini öyle bir bağlamışlar ki, o can havliyle elini koparıp kaçmaya çalıştığı için tek elinin sinirleri de gitmiş, sakatlanmış. Buranın sahibi maymunları kurtarmış ama doğaya salamamış, dişi maymunun hiç şansı yok öyle tek gözlü, sakat bir şekilde, bebek de daha çok ufak. Sihanoukville e göndereceklermiş, orada maymun reahabilitasyon kampı varmış, orada bebek maymunu doğaya salacak hale getirirlermiş. Dişi maymun da artık orada son günlerini geçirir.






Çok vahşice ve canice. Maymunun neresini yersin ki! Hele bir bebekli maymunun annesini yemek nasıl bir vahşet?
Lemis çok sevdi maymunları, bol bol sevdi ve oynadı bebekle. Dönüşte Ayşegül ile yolda karşılaştık ve bir mango shake ısmarladık. Lemis güzelim mango shake i içmedi, bizim kahvelerimize sulanıyor.
Kulübemize döndük ve bizim resort ta çalışan amelelerin birisini ağaçlardaki kuş yuvalarını dürtüklerken yakaladık. Herif sırık almış ve ağaçtaki kuş yuvasını indirmeye çalışıyor! Zavallı anne kuş da çırpınıyor bas bas bağırıyor. “Ne yapıyorsun, Huoop! ŞŞŞŞŞTT! NO NO ! What the Fuxx “ diyerek durdurduk adamı. Kamboçyada yüz küsür  kuş türleri yaşıyormuş, biliyor muydunuz? Bol bulunca tüketmek istiyorlar. Minik yumurtayı yemesen bir yerin mi şişer acaba? Bizim kötü bakışlarımızdan sonra herif tüyüyor, ama etrafında bir sürü piç ile geri dönüyor. Onlara bir şeyler söylüyor ve toz oluyor. Fırlamalar da ellerinde sapanlarla kuşu ve yuvayı avlamaya çalışıyorlar ve başarılı da oluyorlar. Durdursak ne yazar, bilinçsizlik işte. Kimse de anlatmaya çalışmıyor neden yapılır neden yapılmaz diye. Budhist olduklarından şüpheliyim.
Burada Kakadu kuşları yaşıyormuş, onları bile tavuk niyetine avlayıp yiyorlarmış bunlar. Sinirime dokundu, Laos da gördük, burası da pek farklı değilmiş. Hayvan hakları burada hiç yok. Sihanoukville de bir motorun üstünde üç kişi gördük geçenlerde, birinin elinde bir çuval, içinden de bir sürü köpek viyaklamaları geliyordu. Yemeğimizi sipariş ettiğimiz kadın da bize onların Koreli olduğunu söyledi, köpekleri de beslemek için değil, beslenmek için topladıklarını söyledi.
Böcek yesinler, ama anne maymunları ve nesli tükenmek üzere olan kuşları yemesinler bari. Ne et çıkar ki bir serçeden? (bıldırcın ziyafetimi hatırlatmasam daha iyi olur…)
Neyse. Kulübemizin su gideri olmadığını söylemiştim dün barmene, hemen ustalar gelip bir boru takıverdiler. Lavabonun altına bir boru, boru da dışarı doğru gidip boşluğa akıyor. Mantıklı, ama pvc borularını bizim gibi ısıtıp birbirine kaynak yapmıyorlar, Japon tutkalı sürüp yapıştırıyorlar. Keşke bir de test etselerdi, musluğu açtığımda yine sonuç aynı, tüm su/dişmacunu/balgam bacaklarından sızıp ayaklarına akıyor.
Tepelerde bir kulübe boşalıyor, deniz manzaralı bir yer. Biz ona yerleşelim diye karar veriyoruz. Manzaralı ağaç evimize yerleşiyoruz.

Yemek vakti. Yine dün yediğimiz aynı yere gidelim diyoruz. Yine Hindistan cevizli balık çorbası ve balık BBQ. Çorba geliyor, tadı güzel, ama dünkü daha güzeldi. Benim BBQ da dünkünün üçte biri kadar. Kabahat bende, porsiyonlar kocaman diye reklam yapmıştım dün, onlar balıkları yemişler ve bize kalanları satıyorlar. BBQ yemem burada bir daha :(


Lemisin çok uykusu var, ayakta uyuyor, bu yüzden evimize dönüyoruz ve Lemisi yıkıyoruz. Hemen uyuyor, biz de terasımızda manzara keyfi yapıyoruz. Ne yazık ki yalnız değiliz, bir milyon karınca da bizimle aynı yerde. Çok da güzel ısırıyorlar keratalar!


3.2.2012

Lemisin ateşi düştü ama yorgun, belli. Günümüz çok yavaş burada. Lemis Ayşegülü sabah altı buçuk, yedi gibi uyandırıyor, birlikte kahve içmeye gidiyorlar ve benim uyumama karışmıyorlar. Ben de sekiz, dokuz gibi uyanıyorum ve mango muz müsli kahvaltımızı yapıyoruz.

Sonra terasta keyif, herkes bir şeyler okuyor, Lemis de hayvanlarını yıkıyor. Lemisin oyunu bitince bizden kitap okumamızı istiyor, bilgisayarın pilini bitirene kadar da çizgi filmi izliyor. Beraber sahil gezisi yapalım, artık ateşi de düştü madem. Biraz yürüdük, kayalar ve ormandan geçtik. Elimizde poşet, midye kabukları toplaya toplaya gidiyoruz.  


Bir tür lagüne geldik. Masmavi su, nehir gibi akan küçük bir akıntının içinden geçiyoruz. 



Kum bembeyaz, cennet gibi bir yer.” Survivor”  Reality show larını burada çekmişler, ama temiz de bırakmışlar. 




Denize girmek istiyoruz ama Lemisin hastalığı daha yeni geçti, riske atmayalım diyoruz ve o güzelim denize girmiyoruz. İlginç, dibimizde rüya gibi deniz, biz yüzmüyoruz.


Lemis yorgun, bize geri dönmek düşer. Bir sürü midye bulup terasta kulübeye süs yapmak istiyoruz.
Dönüşte Lemise patates kızartması, bize de balık sandwich yaptırdık. Coco Bar da Borayı gördük. Bize geliş hikayesini ve buranın başlangiçını anlattı. Çok çalışkan ve girişken.
Boranın bir işi çıktı ve biz de terasımıza yayıldık. Süsleri yaptım, çok da güzel oldu. Barda çorba içelim dedik, Bu sırada yine Borayla bol bol konuştuk.









Lemisi yatırmaya götürdük, Ayşegül kaldı, ben de tekrar bara. Bizim Wales li çift orada oturuyordu, bol güldük beraber. Buranın sahibini tanıyorum diye, ve ada ile ilgili bir sürü ayrıntı bildiğim için bana Mafia demeye başladı, “connection man” olduk. Bar saat 11 de kapatıyor, barmen Luke bizi iskeledeki “İtalyan restorantına” götürdü. Koca masada 14 kişi oturduk, içki içip sohbet ediyoruz. Yeterince içtikten sonra da denize gireceğiz, yakamoz varmış, ona bakacaz. Bora hakkında dedikodu yapmaya başlıyorlar, ama birden bire benim de onunla iletişim içinde olduğumu hatırlayınca kıvırmaya başlıyorlar. İtalyan restoranın sahibi Macar, yeri de Boradan kiralanmış. Öbür lavuk da kendini beğenmiş bir dalış hocası, Boranın yanında çalışacak yakında. Ben Gin Tonic istedim, önüme bira bardağı geliyor, Bombay Gin in yarısı o bardağa giriyor ve üstüne azıcık tonic. Biraz abartmış, ama bu özel muamele sadece bana, yanımdakilerin gin tonic leri benimkinin üçte biri.
Bizim Wales li arkadaş müzik yapıyor ve baya geç saate kadar oturuyoruz.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder