12 Şubat 2012 Pazar

Lemis in Cambodia VII


8.2.2012 Koh Rong island

Sabah Ayşegül ve Lemis yine erkencilerdi. Saat 8 gibi denizden geri geldiler ve beni uyandırmaya çalıştılar. Ben dün gece azim ettim ve Pol Potun biyografisini bitirdim. Son 50 sayfa, kitap zaten İngilizce, çok da heyecanlı son bölümler. Tam kitaba başlamak üzereyken elektrikler kesildi, ben de fenerle okumaya başladım. Fenerin ışığına küçük böcekler geliyor, yatağımızın üstündeki cibinliğin içine bile giriyorlar. Cibinliğin delikleri kadar ufaklar, ama rahatsız ediyorlar. En azından sokan cinslerden değil bunlar (diye umuyorum).

Sabah kahvaltısı olarak Lemis ve Ayşegül’e iki pişmiş yumurta ve baguette, ben de noodle soup istedim. Deniz dümdüz, hava fazla güneşli değil, biraz bulut vardı. Tam da denize girmelik bir hava. Ben Borayla oturdum, bol muhabbet. Adanın gidişatı, geleceği geçmişi, tüm dedikodularını, entrikalarını, politikasını, antik kuntiklerini öğrenmişimdir şimdiye kadar.
Lemis ayak parmağını kesmiş ve fotoğrafını çekmiş

Bara ve otele borcumuzu ödemek istedik bugün. Son 8 günün yemek ve içki parası, 80 dolar, ve 11 günlük kalma parası. Normal fiyat 20 dolar, bize indirim yaptı, 15 dolara gecesi, 165 dolar toplam, yemekle (daha çok içki aslında) birlikte235 dolar para bayıldık buraya. Biraz daha yeme içme parası vereceğiz, 3 günümüz var önümüzde.



Lemisin yerli arkadaşıyla birlikte kitap okuyorlar


Lemisi bugün denizde yakamoz ısırmış! Öyle diyor. Bu nedenle denize girmek istemiyormuş. Denize girince minik karidesler var, onlar batıyor, ama daha çok gıdıklanma, önemli bir şey değil, ancak Lemis huylandı bir kere. Öğlen de aynı tantana, asla girmek istemiyor denize. Evimizde otururken yine şu manda geldi bahçemize. Her seferinde tekrar şaşırıyorum bu öküzün büyüklüğüne! Devasa bir yaratık, İki tonluk cüsse, nasıl besleniyordur kim bilir derken… terasımızın altındaki yeşilliklere dadanmaya başladı! Huooop! ŞŞŞt! KŞŞT gibi Türkçe kelimelerden anlamıyor. Elime gelen midyeleri kafasına fırlatmaya başladım. Bir koca muz ağacının tüm yapraklarını anında yedi bitirdi, bizim bir üzüm yememiz ne kadar sürüyorsa o da bir ağacı bitiriverdi. O ağaçtan başka bir ağaca, aynı durum! İçim gitti, biz her bir yaprağının çıkmasına sevinç çığlıkları atarken burada bir saniyede yutuveriyor bu öküz. Mercan fırlatma zamanı geldi, bu sefer daha da etkili oldu, ama bizden uzaklaştıkça başka muzlara dadandı. Her atışım vurdu mandayı, gövde o kadar geniş ki, isabet etmemesi şaşırtıcı olurdu zaten.

Topladığımız mercanlardan ve midyelerden süsler yapıyorum. Midyelerin içine bir delik deliyorum ve sahilden topladığım halatları iplerine ayırıyorum, midyeleri ve mercanları düğümlüyorum. Eve götürmek istediğimden değil, böyle yerlere çok yakışıyor bu süsler, benim de vaktim bol, eğleniyorum kafama göre.

Yemek vakti geliyor, biz bir hindistancevizi hayali yaşıyoruz, tüm restoranlara soruyoruz, bir tek sonuncusunda, bizim en alışveriş yapmak istemediğimiz yerde buluyoruz cevizi. Belli ki bahçedeki ağaçtan koparıp getiriyor ürünü, ama daha tam olgunlaşmamış, biz bile görüyoruz. Nitekim de öyle. Cevizin içi su dolu, orada sıkıntı yok. Bizim isteğimiz cevizin içindeki yağlı beyaz eti. O da hiç oluşmamış. O beyaz eti az olgunken sümükümsü bir kıvamda oluyor, ben çok haz almasam da Ayşegül bayılıyor. Olgun Coconut ın eti de kalın yumuşak bir kıvam da oluyor ve bol yağlı. Kaşıkla kesiliyor kabuğun içinden.

Tekrar denize girme planları yapıyoruz. Bu sefer de Treehouse un sahiline gidelim. 





Akşam yemeğine Bora bizi Treehouse a davet etti. Pizza fırınları varmış, hem de taş fırın, bu yüzden orada takılalım, Bora ve Nach gelene kadar orada yüzeriz. Treehouse un sahilinin kumu öbür koylardakilerine benzemiyor. Bu kum daha sarı, ve biraz da daha fazla mercan kırıkları var. Muhtemelen mercan parçalarından oluşan bir kum bu. Sahil belki 150 metre genişliğinde, sağında ve solunda kayalar var. Kulübelere girebilmek için de ormanın içinden geçiyorsun. Rüya gibi bir yer gerçekten de.

Lemis burada denize girebiliyor. Deniz tam yüzme öğretmelik. Gerçi yazın öğrenmişti ama pratik lazım. Azıcık yüzüyor ama daha ciğerleri yetersiz, suya dalınca su yutuyor çok fazla. Bunca tuzlu sudan sonra bir Pizza iyi gider. Pizza nın hamuru çok lezzetli, malzemesi de bol koyulmuş. Biz de açız, hapur hopur bitiveriyor. Çok beklemeden de Bora geliyor. 
muhabbet çok iyi

Bize Khmer style BBQ hazırlıyorlar! Sübye, Dana eti, sebze, kendin pişir kendin ye. Ev sahiplerimiz de çok iyiler, bizi besliyorlar. Nach bebek bekliyor, beşinci ayında, oğlan çocuğu olacakmış ve ismini Ada koyacaklarmış. Sihanoukville de kadın doğumcu arayışındalarmış, ama doktorlar pek de beş para etmezlermiş. Boşuna yeni doğmuş bebek ölüm yüzdesi 18% lerde değildir herhalde. Beş yaş altı çocukların %55 inde sakatlık varmış. Beslenmeleri çok kötü ve tıp çok gerilerde. Kadınlar ortalama 5.8 çocuk doğuruyormuş. Bu veriler doksanların sonundan, yeni okuduğum “leaving the killing fields” kitapından. İnsan hayatının ne kadar değersiz olduğunu bu sayılar da belgeliyordur. Neyse, Bora ve Nach iyi doktor bulacaklardır, akıllı insanlarlar, beslenmeye de dikkat ediyorlar  zaten. BBQ inanılmaz güzeldi. Ateşin üstüne bir tava gibi bir şey, ama ortası yükseltili ve delikli. Etler orada pişiriliyor, kenarda da süt kaynıyor, oraya da sebzeleri, mantarları atıyorsun, kafana ve damağın tadına göre pişiriyorsun. Fransızların Raquelette ine benzese de başka bir şey işte. Mutlaka eve bir tane bundan almalıyız. Özenerek aldığımız ama hiç kullanmadığımız bir mutfak aracı olarak en az 30 yıl saklarız, taşınırken de “başımıza bela oldu bu” diye söyleniriz…Ama mutlaka alalım bir tane bu ocaklardan…

Neyse. Akşam yine çok eğlenceli geçti. Sürekli iş konuşuyoruz. Benim çok ilgimi çeken konular bu konular. Lemis yine koltukta sızdı, biz de saat 22 gibi eve doğru yürüdük. Tam da dolunay! Gündüz gibi bir gece. 800 metre mesafe yürüdük Coco ya, tam geldik elektrikler kesildi. Fener evde, ama şarjını bitirmiştim dün gece kitap okurken. Hazırlanmak biraz daha güç oldu ama mutlu sonla bitti.



9.2.2012

Bangkok a biletimizi aldık! 13 şubat 2012, sabah saat 8 de yola çıkacağız, sınır mınır, akşam Bangkok. 25 er dolar tuttu. Hiç dönmek istemiyorum desem yalan olur, işimi gücümü özledim, toparlanması gerek bir sürü iş var, yapılmış bir sürü yenilik ve bir sürü yeni fikir var kafamda. Ama burada kalıp da bir çok iş yapabilirim, ayrı konu. Buradaki inşaatların gidişatını izliyorum. On adet bungalow, bir tane de restoranı bir buçuk iki ayda yapıyorlar. Bir kulübenin yapılması bir hafta sürüyor. Boranın kullandığı bir ağaç var mesela, çok yakışıklı bir ağaç, çabuk büyüyen cinsten. Trabzanlarını ondan yapıyor, kurtlanmayan cins. Bamboo kullanılıyor, çatı da palmiye yapraklarından yapılıyor. Su geçirmiyor bu çatı, arasında plastik falan yok, ama o kadar sık dokumuşlar ki bu otu, yağmuru üstünden akıtıyor. Suyu görünce de şişiyordur, saatler süren yoğun yağmura dayanıyor. Hafif ve doğal bir malzeme. Bir metre küp ağaç 200 dolara geliyormuş. Ustaların işçiliği 40 dolar ve 100 dolar arası değişiyor. Bu günlük değil, aylık maaş! Çok hızlı çalışan yok tabiî ki, ama üç değil on adam çalıştırıyorsun, işi de hızlı bitiriyorsun. 

Barda çalışanlara 40 dolar ve 70 dolar arası veriliyormuş. Müdüre 150 dolar veriliyor. Buranın müdürü işleri pek beceremiyor ne yazık ki. Her seferinde ya yemekte bir hata oluyor, ya da içkide. Sürekli mutfaktan yemekler geliyor ve nereye gideceğini bilemiyorlar. Sipariş geliyor, aradan yarım saat geçiyor ve bir daha aynısı geliyor, tekrar yapmışlar!
Bu yemek de tekrar geri gidiyor, mutfaktakiler yiyorlar yemekleri. Bir patates kızartması istedik geçenlerde, mutfakta patateslerin kesilişini izledim, üç avuç dolusu patatesi kızartmaya attılar, biz de, ağzımızın suları aka aka bekliyoruz. Önümüze 15-20 adet patates kızartması geldi. Ee? Peki o üç avuç patates ten kızartınca sadece yarım avuç mu çıktı? Fiyatı da öbür restoranlara göre iki katı, porsiyon yarım. Mutfağa gittim, herkes patates yiyor. Her siparişte bir sürpriz oluyor. 


burada ördek takliti yapıyoruz



Bu sabah kahvaltımızda yine baget istedik, dün yediğimizle aynı olmasını istedik. Ekmekler yarım, iki yumurta yerine bir tane yumurta, kahve bardağının içinde sadece yarım doldurulmuş kahve, dünkünün tam yarısı. Yemekler de hep teker teker geldiği için sürekli şikayet içinde oluyoruz, mızmızcı aile olarak hafızalarına kazınmış oluruz bence artık. Biraz dikkatli olsalar çifte iş yapmak zorunda kalmayacaklar. Burası Boranın yeri, ben de benimsedim, kendi yerimmiş gibi davranmaya başladım resmen. Bora bugün şehre dönecek, bazı reklam işleri varmış, onları halletmesi gerekiyor, iki gün yokmuş. Bora gitmeden önce biraz iş konuştuk, saat 4 teknesiyle de onu yolladık. Gelen bir grup insan,” 5 gece kalacağız, altı kişiyiz, yatacak yer arıyoruz” diye uğradılar. Ayşegül o ara “bu grubu kaçırırsa ‘eşek’ diyeceğim” dedi. Tam o sırada, “sorry we are full” cevabı geliyor! İskelede 3 tane yeni oda yapıldı, yataklar da kondu, dün gördüm. Barın üstünde de kocaman bir alan var, cibinlikleri kurmuşlar, orada yatırıyorlar fazlalıkları. Dayanamadık, karıştık, ve müşterilere yer ayarlandı. 60 dolar günlük, 300 dolar eder, yemek ve içkileri de katarsan rahat 600 – 700 dolar gelir elde edecekler. Bu müdürleri de beş para etmez. Benimsedik dedik ya…
Lemis ve Sandy


Dünkü çarşaf gibi denizden bu gün eser yok. Gece fırtınalar koptu, yağmurlar yağdı. Ben mışıl mışıl uyudum, ayrı konu. Deniz baya dalgalı, yüzmek pek de içimizden gelmiyor. Lemisi zaptarapta almak güç, dalgalarla boğuşmaya bayılıyor ama bu arada deniz suyunu koca yudumlarla yutuyor. Deniz kıyıyı yutmuş, görüntü çok güzel.






Deniz pek sarmayınca tüm gün kitap okudum. Şimdi okuduğum kitap iki günde biter, tatil boyunca dört kitap okumuş oluyorum bu durumda, bu da bir ayıp, fena formumdan düşmüşüm.

Manavdan bir kilo Mango alıyoruz, tüm kiloyu da soyup yiyoruz. Çok özleyeceğiz bu meyveleri istanbulda! Lemis yarım kilosunu yemiştir bugün herhalde. Dün akşam aldığımız muz biraz olgunlaşmamıştı, bugün biraz beklettik, yarına onlar da olgunlaşır. Tabi yarına kadar durursa muzlarımız. Akşam yemeğimizden sonra Lemis yine sızdı, saat daha yedi buçuk. Biz biraz daha Memory oynadık, müdürü ve mutfaktakileri biraz daha azarladık ve odamıza çekilmeye karar verdik. 
Memory bağımlısı bir bayan

Odamızda koca gecko var ya. İsmi Süleyman ve 30 cm boyutlarında. Hala bizimle birlikte yaşıyor, ama daha tam evcil değil. Muzun bir tanesini kemirmiş kerata, bu sefer hepsini birden ısırmamış en azından. Odamızın ortasındaki kalasın üstünde bizden saklandığını zannediyor. Kemirilmiş muzu soydum baş ucuna koydum dumaduma dum. Kırmızı mum… 

Ayşegül onu incelerken ben de terasta blog yazıyorum. Kocaman bir böcek girdi odamıza, şimdi o böceğe odaklandı bizim Süleyman. Süleymana bile büyük kaçar bu böcek belki de, çok büyük bir böcek, ama bizim cibinlik var, hem de böceklerden tiksinmiyoruz artık. Yemek gözüyle bile bakarız artık onlara, ama bunun için biraz daha vakit geçirmemiz gerekiyor bu doğada.
Gün öyle geçiverdi! Yarın son günümüz, ondan sonra Sihanoukville ve ver elini Tayland… ühüü…



10.2.2012

Deniz çarşaf gibi! Sabah çok erkenden kalkıverdi bizim kız. Hep beraber kahvaltıya gittik ve hemen kulübemize döndük. Odamızda biraz keyif yaptık, Lemisi mıncıkladık ve huzurlu bom boş bir günün tadını çıkardık.

Dünkü dalgalı deniz bir sürü pislik taşımış kıyıya. Denizde de simsiyah kömür parçaları, güzelim denize girmek istemiyoruz bu durumda. Treehouse a gitmeye karar verdik. Kumu sarı ve denizi temiz. Çok keyifli. Lemis denizden çıkmak istemedi. Karnımız acıktı, Pizza mı yesek? Bir alman ailesi 3 tane pizza siparişi vermiş, kokusu bize de pizza ısmarlatıyor. Buranın mutfağı daha iyi çalışıyor, pizza hemen geliyor. Taş fırında pizza, gerçekten güzel, ve bu adanın, iddia ederim, en güzeli. Paket servisi de varmış…

Yorulduk, dişimizin kovuğuna da pizza kırıntıları yerleştirdik, hadi eve. 2 gündür su yok odalarda, kuyuları kurumuş, hem çok su harcanıyor( manda suyunu temizlediler, yani 15 ton su heba oldu), hem de yağmur yetersiz kaldı. Yağmur yağmazsa su gelmez dendi. Gayet cool, çözüm yok ama. Ortak duş ve tuvalet ler var, ona kuyu suyu kullanıyorlar. Duşumuzu alabiliyoruz ve kova kova su taşıyoruz evimize. Çok sıkıntı yok, bizim keyfimiz çok yerinde. Duşumuzu bir litre suyla yapabiliyoruz gerekince. Üç kişi toplam 3 litre su harcıyoruz,ve bu arada da kullandığımız suyu da tuvaletimiz için kullanıyoruz. Eskiden nasılsa bugün de öyle. Yokluk içinde tatil yapıyoruz işte… hahaha

bu manzarayı özleyeceğiz

Lemis hamağın içinde uyuyor, biz de odamızı toparlıyoruz, yarın yola çıkıyoruz yine.
İlk gün yediğimiz ve sonra da küstüğümüz o “sea view restoran” a gidelim bu akşam. Sevmiyoruz o maymun yiyenleri, ama o yaptıkları curry çok güzeldi ilk gün. “Balık var mı?” Baracuda var, fileto ve bana ne boyutta pişireceğini de gösterdi, bana bir BBQ baracuda, Lemise patates, ve Ayşegül de curry istiyor. Lemis sabırsızca patates bekliyor, benim balığımı da iyice götürüyor. Büyüyor bu aralar galiba. Benim balık güzel, hepimiz memnunuz, ama burayı sevmiyoruz. Maymuncular.
Coco bara gidiyoruz ve birkaç el memory oynuyoruz. Lemis köpeklerle haşır neşir, biz de kokteyl içiyoruz. Çok geçe kalmadan eve, yatağa.
lemis breakdance yapıyor

uykusu var, sakatlık oranı tehlikeli olmaya başlıyor


fıstık


Lemisin çok uykusu geldi, biz de yorgunuz.
Kızları yatırıyorum, ben de kitap okumaya devam ediyorum. Kamboçya yakın tarihi drama, komedya ve science fiction gibi. Pembe değil, kırmızı dizi.
Gelen geçen sömürüyor, asıp kesiyor bu milleti. En az elli yıl geriden takip ediyorlar modern dünyayı.
Elektrikler sönüyor, fenerle biraz devam edip uyku vakti geldiğine karar veriyorum.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder