8.2.2012 Koh Rong island
Sabah Ayşegül ve Lemis yine erkencilerdi. Saat 8 gibi
denizden geri geldiler ve beni uyandırmaya çalıştılar. Ben dün gece azim ettim
ve Pol Potun biyografisini bitirdim. Son 50 sayfa, kitap zaten İngilizce, çok
da heyecanlı son bölümler. Tam kitaba başlamak üzereyken elektrikler kesildi,
ben de fenerle okumaya başladım. Fenerin ışığına küçük böcekler geliyor,
yatağımızın üstündeki cibinliğin içine bile giriyorlar. Cibinliğin delikleri
kadar ufaklar, ama rahatsız ediyorlar. En azından sokan cinslerden değil bunlar
(diye umuyorum).
Sabah kahvaltısı olarak Lemis ve Ayşegül’e iki pişmiş
yumurta ve baguette, ben de noodle soup istedim. Deniz dümdüz, hava fazla güneşli
değil, biraz bulut vardı. Tam da denize girmelik bir hava. Ben Borayla oturdum,
bol muhabbet. Adanın gidişatı, geleceği geçmişi, tüm dedikodularını,
entrikalarını, politikasını, antik kuntiklerini öğrenmişimdir şimdiye kadar.
| Lemis ayak parmağını kesmiş ve fotoğrafını çekmiş |
Bara ve otele borcumuzu ödemek istedik bugün. Son 8 günün
yemek ve içki parası, 80 dolar, ve 11 günlük kalma parası. Normal fiyat 20
dolar, bize indirim yaptı, 15 dolara gecesi, 165 dolar toplam, yemekle (daha
çok içki aslında) birlikte235 dolar para bayıldık buraya. Biraz daha yeme içme
parası vereceğiz, 3 günümüz var önümüzde.
| Lemisin yerli arkadaşıyla birlikte kitap okuyorlar |
Lemisi bugün denizde yakamoz ısırmış! Öyle diyor. Bu nedenle
denize girmek istemiyormuş. Denize girince minik karidesler var, onlar batıyor,
ama daha çok gıdıklanma, önemli bir şey değil, ancak Lemis huylandı bir kere.
Öğlen de aynı tantana, asla girmek istemiyor denize. Evimizde otururken yine şu
manda geldi bahçemize. Her seferinde tekrar şaşırıyorum bu öküzün büyüklüğüne!
Devasa bir yaratık, İki tonluk cüsse, nasıl besleniyordur kim bilir derken…
terasımızın altındaki yeşilliklere dadanmaya başladı! Huooop! ŞŞŞt! KŞŞT gibi
Türkçe kelimelerden anlamıyor. Elime gelen midyeleri kafasına fırlatmaya başladım.
Bir koca muz ağacının tüm yapraklarını anında yedi bitirdi, bizim bir üzüm
yememiz ne kadar sürüyorsa o da bir ağacı bitiriverdi. O ağaçtan başka bir
ağaca, aynı durum! İçim gitti, biz her bir yaprağının çıkmasına sevinç
çığlıkları atarken burada bir saniyede yutuveriyor bu öküz. Mercan fırlatma
zamanı geldi, bu sefer daha da etkili oldu, ama bizden uzaklaştıkça başka
muzlara dadandı. Her atışım vurdu mandayı, gövde o kadar geniş ki, isabet
etmemesi şaşırtıcı olurdu zaten.
Topladığımız mercanlardan ve midyelerden süsler yapıyorum.
Midyelerin içine bir delik deliyorum ve sahilden topladığım halatları iplerine
ayırıyorum, midyeleri ve mercanları düğümlüyorum. Eve götürmek istediğimden
değil, böyle yerlere çok yakışıyor bu süsler, benim de vaktim bol, eğleniyorum
kafama göre.
Yemek vakti geliyor, biz bir hindistancevizi hayali
yaşıyoruz, tüm restoranlara soruyoruz, bir tek sonuncusunda, bizim en alışveriş
yapmak istemediğimiz yerde buluyoruz cevizi. Belli ki bahçedeki ağaçtan koparıp
getiriyor ürünü, ama daha tam olgunlaşmamış, biz bile görüyoruz. Nitekim de
öyle. Cevizin içi su dolu, orada sıkıntı yok. Bizim isteğimiz cevizin içindeki
yağlı beyaz eti. O da hiç oluşmamış. O beyaz eti az olgunken sümükümsü bir
kıvamda oluyor, ben çok haz almasam da Ayşegül bayılıyor. Olgun Coconut ın eti
de kalın yumuşak bir kıvam da oluyor ve bol yağlı. Kaşıkla kesiliyor kabuğun
içinden.
Tekrar denize girme
planları yapıyoruz. Bu sefer de Treehouse un sahiline gidelim.
Akşam yemeğine
Bora bizi Treehouse a davet etti. Pizza fırınları varmış, hem de taş fırın, bu
yüzden orada takılalım, Bora ve Nach gelene kadar orada yüzeriz. Treehouse un
sahilinin kumu öbür koylardakilerine benzemiyor. Bu kum daha sarı, ve biraz da
daha fazla mercan kırıkları var. Muhtemelen mercan parçalarından oluşan bir kum
bu. Sahil belki 150 metre genişliğinde, sağında ve solunda kayalar var.
Kulübelere girebilmek için de ormanın içinden geçiyorsun. Rüya gibi bir yer
gerçekten de.
Lemis burada denize girebiliyor. Deniz tam yüzme öğretmelik.
Gerçi yazın öğrenmişti ama pratik lazım. Azıcık yüzüyor ama daha ciğerleri
yetersiz, suya dalınca su yutuyor çok fazla. Bunca tuzlu sudan sonra bir Pizza
iyi gider. Pizza nın hamuru çok lezzetli, malzemesi de bol koyulmuş. Biz de
açız, hapur hopur bitiveriyor. Çok beklemeden de Bora geliyor.
| muhabbet çok iyi |
Bize Khmer style
BBQ hazırlıyorlar! Sübye, Dana eti, sebze, kendin pişir kendin ye. Ev
sahiplerimiz de çok iyiler, bizi besliyorlar. Nach bebek bekliyor, beşinci
ayında, oğlan çocuğu olacakmış ve ismini Ada koyacaklarmış. Sihanoukville de
kadın doğumcu arayışındalarmış, ama doktorlar pek de beş para etmezlermiş.
Boşuna yeni doğmuş bebek ölüm yüzdesi 18% lerde değildir herhalde. Beş yaş altı
çocukların %55 inde sakatlık varmış. Beslenmeleri çok kötü ve tıp çok
gerilerde. Kadınlar ortalama 5.8 çocuk doğuruyormuş. Bu veriler doksanların
sonundan, yeni okuduğum “leaving the killing fields” kitapından. İnsan
hayatının ne kadar değersiz olduğunu bu sayılar da belgeliyordur. Neyse, Bora
ve Nach iyi doktor bulacaklardır, akıllı insanlarlar, beslenmeye de dikkat
ediyorlar zaten. BBQ inanılmaz güzeldi.
Ateşin üstüne bir tava gibi bir şey, ama ortası yükseltili ve delikli. Etler
orada pişiriliyor, kenarda da süt kaynıyor, oraya da sebzeleri, mantarları
atıyorsun, kafana ve damağın tadına göre pişiriyorsun. Fransızların Raquelette
ine benzese de başka bir şey işte. Mutlaka eve bir tane bundan almalıyız.
Özenerek aldığımız ama hiç kullanmadığımız bir mutfak aracı olarak en az 30 yıl
saklarız, taşınırken de “başımıza bela oldu bu” diye söyleniriz…Ama mutlaka
alalım bir tane bu ocaklardan…
Neyse. Akşam yine çok eğlenceli geçti. Sürekli iş
konuşuyoruz. Benim çok ilgimi çeken konular bu konular. Lemis yine koltukta
sızdı, biz de saat 22 gibi eve doğru yürüdük. Tam da dolunay! Gündüz gibi bir
gece. 800 metre mesafe yürüdük Coco ya, tam geldik elektrikler kesildi. Fener
evde, ama şarjını bitirmiştim dün gece kitap okurken. Hazırlanmak biraz daha
güç oldu ama mutlu sonla bitti.
9.2.2012
Bangkok a biletimizi aldık! 13 şubat 2012, sabah saat 8 de
yola çıkacağız, sınır mınır, akşam Bangkok. 25 er dolar tuttu. Hiç dönmek
istemiyorum desem yalan olur, işimi gücümü özledim, toparlanması gerek bir sürü
iş var, yapılmış bir sürü yenilik ve bir sürü yeni fikir var kafamda. Ama
burada kalıp da bir çok iş yapabilirim, ayrı konu. Buradaki inşaatların
gidişatını izliyorum. On adet bungalow, bir tane de restoranı bir buçuk iki
ayda yapıyorlar. Bir kulübenin yapılması bir hafta sürüyor. Boranın kullandığı
bir ağaç var mesela, çok yakışıklı bir ağaç, çabuk büyüyen cinsten.
Trabzanlarını ondan yapıyor, kurtlanmayan cins. Bamboo kullanılıyor, çatı da
palmiye yapraklarından yapılıyor. Su geçirmiyor bu çatı, arasında plastik falan
yok, ama o kadar sık dokumuşlar ki bu otu, yağmuru üstünden akıtıyor. Suyu
görünce de şişiyordur, saatler süren yoğun yağmura dayanıyor. Hafif ve doğal
bir malzeme. Bir metre küp ağaç 200 dolara geliyormuş. Ustaların işçiliği 40
dolar ve 100 dolar arası değişiyor. Bu günlük değil, aylık maaş! Çok hızlı
çalışan yok tabiî ki, ama üç değil on adam çalıştırıyorsun, işi de hızlı
bitiriyorsun.
Barda çalışanlara 40 dolar ve 70 dolar arası veriliyormuş. Müdüre
150 dolar veriliyor. Buranın müdürü işleri pek beceremiyor ne yazık ki. Her
seferinde ya yemekte bir hata oluyor, ya da içkide. Sürekli mutfaktan yemekler
geliyor ve nereye gideceğini bilemiyorlar. Sipariş geliyor, aradan yarım saat
geçiyor ve bir daha aynısı geliyor, tekrar yapmışlar!
Bu yemek de tekrar geri
gidiyor, mutfaktakiler yiyorlar yemekleri. Bir patates kızartması istedik
geçenlerde, mutfakta patateslerin kesilişini izledim, üç avuç dolusu patatesi
kızartmaya attılar, biz de, ağzımızın suları aka aka bekliyoruz. Önümüze 15-20
adet patates kızartması geldi. Ee? Peki o üç avuç patates ten kızartınca sadece
yarım avuç mu çıktı? Fiyatı da öbür restoranlara göre iki katı, porsiyon yarım.
Mutfağa gittim, herkes patates yiyor. Her siparişte bir sürpriz oluyor.
| burada ördek takliti yapıyoruz |
Bu
sabah kahvaltımızda yine baget istedik, dün yediğimizle aynı olmasını istedik.
Ekmekler yarım, iki yumurta yerine bir tane yumurta, kahve bardağının içinde
sadece yarım doldurulmuş kahve, dünkünün tam yarısı. Yemekler de hep teker
teker geldiği için sürekli şikayet içinde oluyoruz, mızmızcı aile olarak
hafızalarına kazınmış oluruz bence artık. Biraz dikkatli olsalar çifte iş
yapmak zorunda kalmayacaklar. Burası Boranın yeri, ben de benimsedim, kendi
yerimmiş gibi davranmaya başladım resmen. Bora bugün şehre dönecek, bazı reklam
işleri varmış, onları halletmesi gerekiyor, iki gün yokmuş. Bora gitmeden önce
biraz iş konuştuk, saat 4 teknesiyle de onu yolladık. Gelen bir grup insan,” 5
gece kalacağız, altı kişiyiz, yatacak yer arıyoruz” diye uğradılar. Ayşegül o
ara “bu grubu kaçırırsa ‘eşek’ diyeceğim” dedi. Tam o sırada, “sorry we are
full” cevabı geliyor! İskelede 3 tane yeni oda yapıldı, yataklar da kondu, dün
gördüm. Barın üstünde de kocaman bir alan var, cibinlikleri kurmuşlar, orada
yatırıyorlar fazlalıkları. Dayanamadık, karıştık, ve müşterilere yer ayarlandı.
60 dolar günlük, 300 dolar eder, yemek ve içkileri de katarsan rahat 600 – 700
dolar gelir elde edecekler. Bu müdürleri de beş para etmez. Benimsedik dedik
ya…
| Lemis ve Sandy |
Dünkü çarşaf gibi denizden bu gün eser yok. Gece fırtınalar
koptu, yağmurlar yağdı. Ben mışıl mışıl uyudum, ayrı konu. Deniz baya dalgalı,
yüzmek pek de içimizden gelmiyor. Lemisi zaptarapta almak güç, dalgalarla
boğuşmaya bayılıyor ama bu arada deniz suyunu koca yudumlarla yutuyor. Deniz
kıyıyı yutmuş, görüntü çok güzel.
Deniz pek sarmayınca tüm gün kitap okudum. Şimdi okuduğum
kitap iki günde biter, tatil boyunca dört kitap okumuş oluyorum bu durumda, bu
da bir ayıp, fena formumdan düşmüşüm.
Manavdan bir kilo Mango alıyoruz, tüm kiloyu da soyup
yiyoruz. Çok özleyeceğiz bu meyveleri istanbulda! Lemis yarım kilosunu yemiştir
bugün herhalde. Dün akşam aldığımız muz biraz olgunlaşmamıştı, bugün biraz
beklettik, yarına onlar da olgunlaşır. Tabi yarına kadar durursa muzlarımız.
Akşam yemeğimizden sonra Lemis yine sızdı, saat daha yedi buçuk. Biz biraz daha
Memory oynadık, müdürü ve mutfaktakileri biraz daha azarladık ve odamıza çekilmeye
karar verdik.
| Memory bağımlısı bir bayan |
Odamızda koca gecko var ya. İsmi Süleyman ve 30 cm boyutlarında.
Hala bizimle birlikte yaşıyor, ama daha tam evcil değil. Muzun bir tanesini
kemirmiş kerata, bu sefer hepsini birden ısırmamış en azından. Odamızın
ortasındaki kalasın üstünde bizden saklandığını zannediyor. Kemirilmiş muzu
soydum baş ucuna koydum dumaduma dum. Kırmızı mum…
Ayşegül onu incelerken ben
de terasta blog yazıyorum. Kocaman bir böcek girdi odamıza, şimdi o böceğe
odaklandı bizim Süleyman. Süleymana bile büyük kaçar bu böcek belki de, çok
büyük bir böcek, ama bizim cibinlik var, hem de böceklerden tiksinmiyoruz
artık. Yemek gözüyle bile bakarız artık onlara, ama bunun için biraz daha vakit
geçirmemiz gerekiyor bu doğada.
Gün öyle geçiverdi! Yarın son günümüz, ondan sonra
Sihanoukville ve ver elini Tayland… ühüü…
10.2.2012
Deniz çarşaf gibi! Sabah çok erkenden kalkıverdi bizim kız.
Hep beraber kahvaltıya gittik ve hemen kulübemize döndük. Odamızda biraz keyif
yaptık, Lemisi mıncıkladık ve huzurlu bom boş bir günün tadını çıkardık.
Dünkü dalgalı deniz bir sürü pislik taşımış kıyıya. Denizde
de simsiyah kömür parçaları, güzelim denize girmek istemiyoruz bu durumda.
Treehouse a gitmeye karar verdik. Kumu sarı ve denizi temiz. Çok keyifli. Lemis
denizden çıkmak istemedi. Karnımız acıktı, Pizza mı yesek? Bir alman ailesi 3
tane pizza siparişi vermiş, kokusu bize de pizza ısmarlatıyor. Buranın mutfağı
daha iyi çalışıyor, pizza hemen geliyor. Taş fırında pizza, gerçekten güzel, ve
bu adanın, iddia ederim, en güzeli. Paket servisi de varmış…
Yorulduk, dişimizin kovuğuna da pizza kırıntıları
yerleştirdik, hadi eve. 2 gündür su yok odalarda, kuyuları kurumuş, hem çok su
harcanıyor( manda suyunu temizlediler, yani 15 ton su heba oldu), hem de yağmur
yetersiz kaldı. Yağmur yağmazsa su gelmez dendi. Gayet cool, çözüm yok ama.
Ortak duş ve tuvalet ler var, ona kuyu suyu kullanıyorlar. Duşumuzu
alabiliyoruz ve kova kova su taşıyoruz evimize. Çok sıkıntı yok, bizim keyfimiz
çok yerinde. Duşumuzu bir litre suyla yapabiliyoruz gerekince. Üç kişi toplam 3
litre su harcıyoruz,ve bu arada da kullandığımız suyu da tuvaletimiz için
kullanıyoruz. Eskiden nasılsa bugün de öyle. Yokluk içinde tatil yapıyoruz
işte… hahaha
| bu manzarayı özleyeceğiz |
Lemis hamağın içinde uyuyor, biz de odamızı toparlıyoruz,
yarın yola çıkıyoruz yine.
İlk gün yediğimiz ve sonra da küstüğümüz o “sea view
restoran” a gidelim bu akşam. Sevmiyoruz o maymun yiyenleri, ama o yaptıkları
curry çok güzeldi ilk gün. “Balık var mı?” Baracuda var, fileto ve bana ne
boyutta pişireceğini de gösterdi, bana bir BBQ baracuda, Lemise patates, ve
Ayşegül de curry istiyor. Lemis sabırsızca patates bekliyor, benim balığımı da
iyice götürüyor. Büyüyor bu aralar galiba. Benim balık güzel, hepimiz memnunuz,
ama burayı sevmiyoruz. Maymuncular.
Coco bara gidiyoruz ve birkaç el memory oynuyoruz. Lemis
köpeklerle haşır neşir, biz de kokteyl içiyoruz. Çok geçe kalmadan eve, yatağa.
Lemisin çok uykusu geldi, biz de yorgunuz.
| lemis breakdance yapıyor |
| uykusu var, sakatlık oranı tehlikeli olmaya başlıyor |
| fıstık |
Lemisin çok uykusu geldi, biz de yorgunuz.
Kızları yatırıyorum, ben de kitap okumaya devam ediyorum.
Kamboçya yakın tarihi drama, komedya ve science fiction gibi. Pembe değil,
kırmızı dizi.
Gelen geçen sömürüyor, asıp kesiyor bu milleti. En az elli
yıl geriden takip ediyorlar modern dünyayı.
Elektrikler sönüyor, fenerle biraz devam edip uyku vakti
geldiğine karar veriyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder