12 Şubat 2012 Pazar

Lemis in Cambodia VI


4.2.2012

Sabah yine yürüyüşe çıktık. Lemis kendisine bir uçan süpürge buldu, onunla dönüşte bol bol uçtu. 


Istanbulda kar kış varmış, biz de kardan adam yapıverdik. Kar ve kış kıyafetleri dışında bir eksiğimiz yok Allaha şükür… 


Etrafımızda olan Kamboçyalıların 99% u kar görmemiştir hayatlarında. Adanın çok küçük bölümünde zamanımızı geçiriyoruz. Bu adanın büyüklüğü Hong Kong kadarmış. Nüfusu turist dahil bin kişiyi geçmiyordur ama. İnanılacak gibi değil.




Günümüzün tüm kalan zamanını Coco Bar da geçirdik. Küçük balık bulabilmiş Bora, onları pişirdi. Tabiî ki kızartma, tadı hep aynı olsa da tazeliği besbelli. Saat sekize gelmeden Lemis uykuya daldı. Biz de fazla uzatmadan yatağımıza döndük.

Gece Lemis uyandı ve ağlamaya başladı. Önce kötü rüya mı gördü dedik, sonra boğazını göstermeye başladı. Boğazında ufak bir kızarıklık var gibi, ama ağlamalık bir durum yok. Belki kulak ağrısı olabilir diye korktuk. Lemis çok sızlandı ve sonunda uyuya kaldı. Umarım bir şey yoktur.


5.2.2012
Lemis kahvaltısında yumurta yesin diye müsliden sonra yumurtalı baguette istedik yakındaki restoranda. 



Hemen orada da denizimize girmek istedik, ama Lemisin o boğaz ağrısı kulak ağrısı olmasın? Denize girdi bizim bıdık ama bu sefer biraz daha dikkatli olduk. Burnundan su yutunca kulaklara dolar, orta kulak iltihabına kadar gidebilir. Ağrısı da fenadır, hiç riske sokmayalım biz kızımızı. 
mango güzeli


göbek değil o...

burda da göbek yok

Kumcan Köksal

Kumsalda kule yaptık, midye topladık ve sonra da evimize gidip küvete su doldurmak istedik. Ama suyumuzun bir ahır kokusu var, normal bir şey değil! Samanlık, ahır, inek boku? Manda! Su mandaları! musluk suyumuzda mandalar mı yıkanıyor yoksa! Bu olayı bir Boraya soralım, “Bora, suyunuz ahır kokuyor, suyunuz nereden geliyor ve mandalar nerede banyolarını yapıyorlar?” Suları köyden bir kaynaktan geliyormuş. Su ikiye ayrılıyormuş, bir tarafta bir havuz varmış, üstü kapalı, başka bir tarafta da bir gölet. Mandanın bir tanesi turisti şişleyince bu mandalara sahil yasağı çıkmış. Bu yüzden de bu mandalar daha çok köyün bu sulu yerlerinde takılıp bizim musluk suyumuzun içine ediyorlarmış. On ton depo suyu boşaltıldı, göletle bağlantı kesildi, tüm elemanlar gölete yollanıp gölet ıslahına ve bariyer kurmaya yollandı. Akşama mandıra kokusu olmayan suyla banyomuzu yapabilsek de su çok harcandığı için sular kesilip duruyordu. Baya bir su tüketimi var, alt yapı eksik.
Lemisin küvet zevkini deniz suyuyla yapıverdik. Ben odamızda biriken su şişelerine deniz suyu doldurdum, işlevi aynı, mutlu bir çocuk, mutlu bir veli.
Benim bugüne banka ödemelerim var, hesaplarıma girmem gerekiyor, ama internet çok kısıtlı ya… Frank diye birisi Boranın yeni açacağı dalış kulübün yanında oturuyor, onda internet varmış. 3G internet diye reklam yapsa da modemi, 3kbps  daha doğru olur. Benim bilgisayarım kaldıramıyor bu yavaşlığı, elektrikler yok, Frankin bilgisayarına önce elektrik bulmak lazım. Jeneratör getiriyoruz, bilgisayara elektriği veriyoruz ve ben de internete bağlanmaya çalışıyorum. Nasıl yavaş, sabır! Blog güncellemeye hiç şansım yok, maillerime zar zor bakabiliyorum, banka işlemlerim 2 saat sürüyor. Ama sonunda bir şekil hallediyorum. Yaa, nasıl bir yokluk içinde yaşıyoruz, anlatabiliyor muyum? İmreniyorum buradakilere, internet bağımlısı olmuşuz biz.
Akşam yemeğimizi biraz erken yemiştik, Kızartma kalamar istemiştik yakında “Nam nam” restoranında. Kalamar az kalmış, karides var diyerek kocaman tabak dolusu karides ve kalamar geldi önümüze. Coco bara geri döndüğümüzde de Amerikalı bir misafir balığa çıkmış ve birkaç balık yakalamış bizimle balıklarını paylaştı. Güzelim balıkları kızartmışlar, tadı kalmamış, ama çıtır çıtır kafa göz birayla iyi gidiyor.  Ayşegül Lemis için zencefilli çay istemeye gidiyor yan restorana, ancak 45 dakika sonra geri gelebiliyor. Kamboçyalılar çok yavaş çalışıyorlar demiştik ya.

Lemis barda koltuğun üstünde uyuya kalıyor, biz de birkaç kokteyl içiyoruz. Bora ile birlikte bol bol iş konuşuyoruz. Bora erken dönmesi gerekiyor, saat dokuz gibi biz de evimize dönüyoruz. 


6.2.2012
Lemisin kulağı korktuğumuz gibi ağrımadı bu sefer. Yırttık bu hastalıktan da demek. Bu yüzden bugün ilk defa “panoya” binecek benim kızım. Yani Kano. Gece yağmur yağdı, bildiğimiz yaz yağmurunu düşünün, ama itfaiye hortumuyla tam tazyik. Bu da bir iki saat sürerse istanbulun barajları dolar taşar. Havada bulutlar var, ama sıcak, güneş feci bir şekilde yakmadığı için kano ya binmek istiyoruz bu gün. Kahvaltımızı “sea view restoran” da yiyoruz. İstediğimiz mamalar olmadığı için yumurtalı Bacon sandviç alıyoruz. Lemis müsli yedi sabah. Muzlarımızı da bir hayvan yedi, tam olarak ne olduğunu bilmiyoruz, ama fare/ sıçan değil gibi. Sabah yenmiş bulduk. Neyse, restoranımıza gidiyoruz ama, ne bileyim, ben biraz soğudum bu restorandan, maymun yiyorlarmış bunlar. Kahveler çok güzel ama git gide küçülüyor bardaklar. Şimdi türk kahvesi boyutuna indirmişler. Yemek bİr asır sonra geldi, fena değil. Ama kıl olduk bir kere…

“Treehouse Bungalows” a varıyoruz. Kano lara binen bir gurup var, bize kalmıştır umarım kano! Son çift kişiliğini biz kapıyoruz, bana da bir şnorkel ve bir mask, ve hadi adaya. 




Manastırlı ada 20 dakika mesafede. Lemisi ortamıza oturtuyoruz, ve küreklere asılıyoruz. Lemis can yeleğini çok sevdiği için sıkıntı da yok. Adanın bir kıyısına çekiyoruz yelkensizimizi. Kumsal yok, kum yerine mercan parçaları ve midye ile kaplı. 

Önce manastıra çıkıyoruz. Manastır biraz bakımsız, rahipler budhist aylarında, yani bizim üç ayları gibi, ama altı ay, bu adaya yerleşiyormuş, sabahları bir tekne gelip onlara yemek bırakıyormuş. Rahipler günde bir kere yermiş ve bu da sabahlarıymış. Monkey island, Treehouse ve dive shop aralarında bu görevi paylaşmışlar, yemek dağıtımı yapıyorlar monk lara. Tapınağa çıktık, ada pek büyük değil, ama yükseklik var biraz, gezdik dolaştık.

Mayodon kilotla tapınağa çıkıyoruz, günah işliyoruz galiba, biraz daha ilerleyelim derken kocaman siyah uçan böcek saldırısına uğradık ve çarpılmadan şu tapınaklardan aşağıya indik. Lemis yeleğiyle denizde, ben de kontrole çıkıyorum. Sahil ve kenarda tehlikeli bir şeyler var mıdır diye. 




Yüzdüğü yerde tehlike yok,sadece binlerce rengarenk balık, mercan kırıkları ve dev midye kabukları. Onun ulaşamayacağı derinliklerde (yarım metre den fazla) devasa denizkestaneleri, fotoğrafta belli olmuyor boyutları, ama 40 cm- 50 cm uzunluğunda dikenleri var bu yaratıkların! Batmasın aman haa!





Bir iki metre derinliklerde de kocaman “katil midyeler”, dalgıçlar ayaklarını kaptırırsa bunların içine, kala kalıyorlarmış. Çok ağır ve güçlüler. Ben durup dururken neden ayağımı bunların içine sokayım ki, fotoğrafını çekiyorum ve daha da mutlu oluyorum.
katil midye ölmüş

bunların boyutları 40 cm ve daha fazla! 

mercan, yosun ve katil midye

çiddiler!

katile bak, ne yakışıklı ama!

Evet, fotoğraf makinamız bir Lumix vario, DMC FT 10, Leica lensli amatör kamera. Üç metreye kadar suya dayanıklıymış, bakalım dayanacak mı. Su altında biraz flu çeksede gayet güzel, değil mi?




Şnorkel çok dandık çıktı, üfleyince su çıksın diye bir tıpa yapmışlar, su işte o tıpadan giriyor. Suyun çıkması için ya öküz gibi anırararak nefes alıp vermelisin, ya da iki nefesde bir güçlü nefesle suyu üflemelisin. Sonuçta sürekli tuzlu suyu çiğerlerine çekip duruyorsun. Mask da alnımı fena acıtıyor, daha fazla dayanamıyorum dalmaya. Ah, eski günler! Sudan çıkmazdım, 12 saat suda kaldığımı bilirim. Bizim yazlığımızın kıyısını karış karış bilirdim.



Birkaç mercan ve midye topluyoruz sahilden ( denizden çıkarmıyorum hiç canlı cansız, siz de çıkarmayın, emi?!) Dalgalar biraz büyüdü, deniz de yordu, geri dönüşe geçiyoruz. Düşündüğümüz gibi akıntıya kapılıp yan koylara, yan adalara, başka denizlere sürüklenmeden 20 dakikada dönüyoruz çıkış noktamıza. Ne kas yaptık ama bugün! Dönüşte yine maymun yiyen restorana gidip bir Hindistan cevizi, bir Curry, bir patates kızartması ve bir de soğan halkaları istiyoruz.


Lemis çok acıkmış! Patatesimi istiyorum diye tutturuyor, ama Kamboçyalılar çok yavaş yemek pişirmede, bir türlü gelmiyor. Hindistan cevizimizin suyunu hemen içiyoruz, cevizi ikiye böldürtüyoruz ve cevizin içini kemiriyoruz. Bu sefer içi tam olmuş. Ne yağlı ve ne lezzetli! Saldır! Lemis de saldırıyor, ama patates diye de sayıklıyor durmadan. Bu sırada mandanın teki geliyor yakınımıza ve o tanıdık koku tekrar etrafımızı sarıyor. Bizim yemeğimiz önce geldi, sonra soğan halkaları, ve en sonunda patates. Acıkmış bizim kız, hepsini yedi. Biz de tıka basa doyduk. Akşam yemeğine kadar umarım tekrar acıkırız, yemek işi olmazsa ne yaparız tüm akşam? Planlamak lazım bu olayları…
odamızdan manzara

küvet ve oyuncak

hepsini ben yaptım

Odamıza geri dönüyoruz, ben midyelerimi delmeye başlıyorum ve ipe diziyorum. Kızlar da banyoya. Suyun kokusu yine “mandalı”! bu sefer o kadar keskin olmasa da yine bir iki manda girmiş musluk suyumuza. Neyse, ağzımızı çalkalamıyoruz zaten bu suyla (Ayşegül çalkalamıyorsun değil mi bu suyla dişlerini, ağzını!).

Biraz oturuyoruz, Lemis bilgisayarı alıyor, kendi filmlerini açıyor, Ayşegül hamağımızı kapmış kitap okuyor, ben de odun sedirin üstünde karıncalar arasında hayal kuruyorum. Çok iş var burada, benim de birazcık tuzum biberim olsun bu çorbada, neler yapılır, nereden başlanır diye düşünüyorum. Burada yaşanır mı? Evet, kesinlikle yaşanır. Çok iş var, canın sıkılmaz zaten. Ama Lemis arkadaş bulmakta zorluk çeker, okul da yok, sağlık da problem… Buraya gelip ilk önce okul ve hastane yapacaksın, ama o zaman da şu cennetin cennetliği gider.
Hayal kurmak güzeldir. Lemisin karnını doyurmalıyız, bizim de Cocktail saatimiz geldi. Bara oturmadan önce şu İtalyan restoranına uğrayıp terliklerime bakınıyorum. Birisi kafası güzel giymiştir onları, biz de terliksiz kaldık.
Bara dönüyoruz, Ayşegüle bir Campari Orange, bir tane daha, bana da bir beş para etmez Mojito, üstüne de adam akıllı bir Tequilla sunrise ve bir tane daha. Lemise elma suyu ve kızartma pilav. Tabii ki pilavın çoğunu biz yutuyoruz, Lemis çok yorgun, gözlerini açık tutamıyor.
Eve dönüp Lemisi yatırıyoruz. “bir çizgifilmi” diye tutturuyor, köstebek çizgifilminden bir tanesini açıyor, ve biraz sonra da sesi geliyor, “bilgisayarı kapattım, uykum geldi, uyuyorum şimdi” diye. Canım benim. Şimdi sivri sineklerin arasında oturuyorum ve Blog yazıyorum. Bu arada da muz hırsızımız da belli oldu. Kocaman bir kertenkele, rahat 30 cm, Gecko tarzı bir hayvan. Kocaman gözleriyle bizi seyrediyor, ve bizim böceklerimizi ve muzlarımızı yiyor.
muzumuzu yedi

“Okuyalım ve öğrenelim” kısmına hoş geldiniz! Gecko lar böcek yer, büyünce de meyve sebze de yerler. Gecko ismini bağrışından almış, GE – CKO diye ses çıkartıyorlar. Ayaklarında bir sürü mikroskopik boyutlarında kıl vardır, bu kıllar da aynaya bile yapışmasını sağlıyormuş. Düşmanları arasında Kedi ve yırtıcı kuşlar vardır, ayriyeten Gecko ların bir çoğu da tavanda yürürken böcek avlayım derken yere düşüp, iç kanamadan gidermiş. Biz ailecek çok severiz Geckoları, bungalow kurarsam ismini Gecko da koyabilirim, ayrı bir konu.
Bu sırada rahat bir elli tane sivri sinek hakladım, yatağa gitme vakti geldi galiba.



7.2.2012   

Bizim Gecko muzumuzun dışında bir de iki tane dana gibi böcek yedi. tam jumbo jet gibi yapıştı cibinliğe, gecko geldi çataçuta götürdü böceği. severiz Geckoları ailecek...

ders mi çalışıyorum, kitap mı okuyorum?

Coco barda kahvaltı yapmaya karar verdik. Tüm günümü de orada geçirdim. Ayşegül kitabını okudu, Lemis ve ben de oyunlar oynadık barda.
benim kahvem, Lemisin oyuncağı

fil takliti

adanın sahibi Mr. Lei



Sonra kızlar sahile gittiler, ben de Borayla oturmaya devam ettim.


Hank, Bora, Lemis ve ben



Yine bol projeler, iş imkanları hakkında konuştuk. Bu adadan sonra başka bir adaya daha el atacakmış, ortak iş yapacak adam arıyor. Şimdi projelere girmesem daha iyi olur. Top Secret. Ama işin içinde birkaç ada, liman, tekne, enerji santrali, baraj, turizm acentası, Bar, Club, bir sürü Bungalow ve kilometrelerce sahil var.
 Beraber iskeleye gidiyoruz. İskele şu anda 90 metre, 30 metre uzatıyor ve enine de 150 cm ekleme yapıyor. İskelenin üstüne de dalış okulu, ona uygun bir derslik, bar ve dalgıçlara oda kuruyor. Üç gün önce bir şey yokken şimdi odalar hazır bile. Yarına 35 adet palmiye kestirecekmiş bir yerden, onları da kazık olarak kullanacakmış. 10 metre yükseklikte bu ağaçlar 10 yıl tuzlu suya dayanırmış. Ağaçlar kesilecek, mandalarla denize sürüklenecek ve bir şekil limana getirilecek. Nakliye 350 dolar, ağaç parası sıfır. Birkaç güne bitirir bu işini ve dalış eğitimlerine başlar. Çok iş var  ve tek tek planlı bir şekilde bu işleri de hallediyor. Monopoly oynuyor, Sim City kuruyor, ve bunu sıfır sermayeyle başarıyor, helal olsun. Keyfi çok yerinde.


Odamıza dönüyoruz ve “Shrek” izliyoruz. Bir karpuzu kesiyoruz, ama bu karpuz biraz büyük, tek seferde bitiremiyoruz. Kulübenin altındaki tavuklara atıyoruz kalanları, onlar cik cik diye bitiriyorlar bizim yiyemediklerimizi.

deniz normalde en sol kısımda, gel git Git olmuş.


Bu pavurya baya delikanlı çıktı, kaçmak nedir bilmiyor. Yerim.

Dolunay geliyor, deniz baya çekildi. Gel git olayını bu aralar iyice görebiliyorsun.

Akşam yemeğine yine Coco Bar dayız. Lemise bir spagetti carbonara, çok başarılı, bize de sübye. Sübye gerçekten güzel yapılmış! Üç tane koca hayvanı bitiriyoruz.

Bu arada Lemis de uykuya dalıyor.



Barımız rahat ortam sağlıyor kızımıza. Birkaç Tequilla sunrise ve Campari Orange, biz de Lemissiz Memory oynuyoruz. Sürekli berabere kalıyoruz, ne kadar romantik değil mi?

Memory oynumuzda 26 çift kağıt var, karıştırıp eşlerini bulmaya çalışıyoruz, hafıza oyunu. Lemis’e Etihad havayollarında vermişlerdi. Bir çocuk sırt çantası ve içinde boya kalemleri, boyama kitabı ve çeşitli minik oyunlar, çıkartmalar. Lemis ile oynadığımızda o bizi sürekli yeniyor.
Blog yazmaya girişmeden önce Ayşegül benim sinek ısırıklarımı saymak istedi, sırtımda yüzden fazla sinek ısırıkları var. Sadece sırtımda. Bacak, ayak, kol falan sayılmadı. Dün zibidi gibi üstü çıplak don ile zifiri karanlıkta laptop un ışığıyla bir saat Blog yazarsan olacağı budur. Yemişler beni! 30 tane sivri öldürmüşümdür, ama sayı olarak onlar baya üstündeymişler ki, beni haklamışlar. Kaşınıyor, ben kaşımıyorum, çünkü kaşıdıkça geçmiyor, daha kötü oluyor yaralar. (Yazlık tecrübeleri). Dün de sırtımı yakmışım güneşte, bugün bir tatlı kaşınıyor, anlatamam. Yüz tane sivri sinek ısırıkların arasında pancar gibi sırtım, ve kaşımak için çıldırıyorum şu an. Ayşegülün işi daha zor, onu ısıranlar çok daha büyük iz bırakıyor. Yarına geçer benim ısırıklarım, onunkileri bir haftada geçmiyor. Erkeklerde manda derisi var, ne şanslıyız. Bir de kum sinekleri var, onların ısırıkları iltihab topluyor, kaşıdıkça da eline iltihab akıyor. Böyle sıcak bölgede yara almamak daha iyidir, böcek ısırığı çürütür adamı burada. Bozuk para büyüklüğünde kızarıklar oluşuyor, en iyisi sahilde kuma yatmamak.
Hastalıklardan bahsetmeye başladım, konu bulamadığım içindir. Elektrikler şimdi söner, ben de yatağıma yatayım bari.

böcek avına çıkmış geckoyu bulunuz

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder