10 Ocak 2012 Salı

Lemis in Laos 2 2012

Laos un ikinci bölümü...

9.1.2012 Vang Vieng – Vientianne – Paxe

Ayrılık geldi, eşyalarımızı topladık, kahvaltımızı alıştığımız restoran da yaptık, ve bu sefer Maleysialı insanlarla tanıştık.


sandwichler de hazır. Bizim İspanyollar da bizimle birlikte çıkmışlar, onlar Minivan ile gidiyorlar, sleeping bus da buluşuruz artık.





Banana restoranda bekliyoruz, Ayşegül alacaklarmı almayacaklarmı endişesine kapılıyor ve tüm yol boyunca bu endişeden kurtulamıyor. Rehberde “yalan biletlere dikkat” uyarısından dolayı rahatsız. Afyon dişli muzcu teyzeden en çürük muzları seçiyorum, ve banana da beklemeye devam ediyoruz. Otobüs kalkacak 5 dakikaya kadar, biz hala servis bekliyoruz. Servis topluyor götürüyor bizi gara. Garda bir sürü insan var. Otobüsün kalkacağı saat geçip gidiyor. Bir otobüs var ama bizimki değil galiba, bekliyoruz. Bir “Hanoi” diyor oradaki adam, kimse kımıldamıyor. Biraz sonra aynı otobüs için “Bangkok” diyor, bazı insanlar kalkıyor, otobüse yerleşiyor. Hanoi = Vietnam, Bangkok = Thailand, bambaşka yerlerde. Aradan bir saat geçiyor, otobüs hala orada. Aynı otobüse bir de Vientianne demez mi? Adamın Vientianne ı da Vietnama benziyor. Herkes yerleşiyor, bana garip geliyor ama. Valizleri yerleştiren Hanoi diyor, muavin Vientianne diyor. Sonunda asıl otobüsümüz geliyor, ve 2 saat gecikmeyle ayrılıyoruz.
Yolda mola yerine kadar uyuyoruz.Lemis de bir dondurma hak etmiş, onu da tüm suratına bulaştırarak yiyor.


Vientianne a ulaşıyoruz.

Garda iniyoruz, ellerimizdeki voucher larla asıl biletimizi alacağız. Herkesin elinde sarı voucher, bizimki beyaz. Sıkıntı. Yanlış gardasınız deniliyor bize. Sabiha gökçene gelmişiz, Atatürk havaalanına gideceğiz olayı. Otobüs saat 7 de kalkacak denmişti, saat 18:50!  Bende panik yok, kaçırırsak bir gece Vientianne da kalırız, yapacak şey yok. Ayşegül pek o modda değil.
Sleeping Bus lar 20:30 da kalkıyormuş, bizi de gardan alacaklarmış. İyi, bunu da öğrendik. Keşke Minivan ile gitseydik, o direk şehir merkezine götürüyordu ve bu sıkıntıları yaşamazdık en azından. Bir tuktuk topluyor bizi ve merkeze götürüyor. Merkezde İspanyollarımızı görüyoruz ve az da olsa rahatlıyoruz. Otobüs istasyonuna varıyoruz, otobüsler süper!


Yatak var içinde, koltuk diye bir şey yok. 


Otel, lastik üzerinde. Bizim otobüsümüz ve İspanyollarınki farklı çıkıyor. Yine bir endişe konusu oluyor bu, ama sıkıntı yok, 2 bira, 17 yaprak yosun, yosunlu kraker ve bisküvi alıyoruz ve otobüsümüzdeki yatağımızı hazırlıyoruz. Dinner var denmişti, bir portakallı kraker dağıtılıyor, bir şişe de su, al sana akşam yemeği. Yemek yemeye gerek kalmıyor, yatağımızda uyuyoruz. 100 cm eninde, 180 cm uzunluğunda bir sedir düşünün, tahta üzeri yorgan. Biraz fazla sert bir yatak, ama en azından bacaklarını uzatabiliyorsun. Yerlerde pirinç le dolu çuvallar, paketler. Mola yerinde duruyor, biz kalkmıyoruz bile. Muhtemelen orada bize akşam yemeği vereceklerdi, ama pek de iç açici gelmiyor bana ortam, uyku daha tatlı. 

Güneşin doğuşunda bir duruyoruz, sesli sesli konuşmalar, eşyalar taşınıyor, ben de uyanıyorum. 15 dakika sonra bir daha duruyor, ve Paxe ye ulaşmış oluyoruz. Yatak gerçekten sert ve dardı, Lemisi aramıza alınca kütük gibi uyumak zorunda kalıyorsun, kıpırdamak yok. Ben sonunda ters yattım, ki biraz daha omuz yerim olsun. Havalandırmadan da soğuk geldiği için battaniyeyi kullanıyoruz elbet. Ama Paxe ye vardığımızda en azından fresh görünüyoruz.

Hemen Tuktukcular sarıyor etrafımızı, 60.000 den 15.000 e indirip sawadee2 adlı guesthouse a geliyoruz. Yer yok. Karşısındaki yer de güzel, ona bakıyoruz, onun da fiyatı fazla. Biz riverside Guesthouse a yerleşiyoruz. 50.000 kip. Sıcak su yok, sifon yok wc de ama bu da bir macera. (akşama macera süper olacak, Lemis soğuk suyu görünce Ciyaaak! 

Lemis komşu çocukla çok iyi anlaşıyor, beraber güzel güzel oynuyorlar.





Bugün biraz araştırmalarımızı yapalım ve relax.,


Yemek aramalarına çıkıyoruz, ve buluyoruz, guidebooklarda yazılan yerler hep yabancı dolu,

kılız artık lonely planet &Co ya.



Kahvelerimizi yudumluyoruz ve internetin tadını çıkarıyoruz. Cafe Latte İce lezzetli mi lezzetli. Lao Cafe, yakında kahvenin çıktığı yere gideceğiz, Boloven Plateau. Ama bir plan yapmaya çalışıyoruz, çok yer var, ama her yere gidemeyiz, lemis ile birlikte şelalelere de çıkamayız, 3 saat yol tep, bir şelaleye gidemeden geri dön de istemeyiz. Kayaking, Fil üstünde yağmur ormanları gezileri, yerlilerin köylerini gezmeler, balon gezileri, yemek pişirme kursları, offroad, tubing, trekking, climbing,… bir sürü yapılacak şey varken hiç bir şey yapmadan eve dönmek istemiyoruz, hemde hiç!gibbon experience diye bir şey bile var: yağmur ormanlarının içinde, en dibinde, gibbon maymunlarını gözetleyen araştırmacıların 60 metre yükseklikte ağaçlara kurdukları platformlarda iplere bağlı olarak geziniyorsun. Koca fermuarın ponponu poluyorsun, yani “zipper”parçası oluyorsun. Tepelerde, 60 metre yükseklikte maymun gözetleme adı altında maymun oluyorsun ve ağaç tepesinin üstünde yaşamak nedir görüyorsun. Tavsiye ederiz, biz yapamadık, sizler yapamamazlık etmeyin haaa. Gibbon experience diye araştırın, ağaçlara tırmanmayı sevenler için fena keyifli bir atraksiyona benziyor. Biz yarın motor kiralayıp bazı şelalelere gitmeyi planliyoruz. Yarından sonra da kaçarız 4000 islands lara. Kamboçya ya iyice yaklaşmış oluruz o zaman. Daha Laos da bir şey yaşamak istiyoruz.
Neyse, uçtum gittim… Lemis uyuyor arabasında, biz de hızlı bir şekilde hem blog resimlerini yüklemeye çalışıyoruz, hem de nereye gitmeli, nereye gidebilmeli, nerede rezil olmadan ne yapmalı lara bakınıyoruz. Lemis uyanıyor. Tam limon suratlı. Ekşi mi ekşi. 

Skype üzerinden Mine ile birlikte konuşmak bile istemiyor başta, sonra açılıyor, ama hava kararmadan oyun parkına gitmek istiyoruz.

Süpermarket! Hemde kocaman! Giriyoruz ve hayal kırıklığına uğruyoruz. Dükkan kocaman ama raflar boş. Bu da fosss çıktı. Bir adet el feneri, süt, yosun ve bir deste 1.000.000.000 Hell Bank Of Universal Doları aldık. Çin de sahte paraları, yalan altın kütleleri, pahalı araba markaların maketlerini şans getirsin diye alıyorlarmış, ben de aldım, zararı yoktur herhalde…

Oyun parkı asker çocuklarına yönelik. Oyun parkın girişini zaten koca koca köpek bokları kapatmış, yerde bir Traktör lastiği, üzerine bir kalas, al sana tahtrivali(nasıl yazılıyor ki?). daha çok tırmanmaya, mayın tarlası geçmeye yönelik. 2 metre yükseklikte bir kalas, akrobat olmak lazım, al sana gibbon experience. Lemisin keyfi yerinde. 




Hemen yakında bir GONGG sesi duyuluyor. Tapınağa gidiyoruz, rahipler ayine gidiyorlar. Hepsi güler yüzlü, selam vermeyin bayan olarak deniliyor, ama onlar selam veriyor.

 Rehber kitaplarındaki her şeye inanmayın derim bende. Ayşegül bana “Erdem, bu kız mı erkek mi?” diyerek bir kişiyi gösteriyor. Luca, İtalyan, karısı da Endonezyalı. Çocukları da mavi gözlü esmer çok tatlı iki yaşında bir kız. Lemis pek ilgilenmese de çocukla(ismi Kalila=my darling anlamına geliyormuş)Kıvırcık uzun saçlı erkek ile hemen iletişime geçiyoruz. Onlar da çocuk ile geziyorlar, Endonezya da yaşıyorlarmış ve bir haftadır Pakse delermiş.

Hemen bilgilerimizi topluyoruz bu çiftten. Hangi şelale, nereleri gezmeli, çocukla nereye gidebiliriz… Sömürüyoruz tüm bilgileri! Motor kiralamadan vaz geçiyoruz, Tat Lo, 3 saat mesafede, şelale de var, trekking de var, kahve tarlaları, köy hayatı, fiyatlar da ucuz ve çocuklu bir aile, Lemis le de bol bol oynarlar. Tanıştığımız çift bir hafta kalmış ve güzel zaman geçirmişler. Aradığımız yer orası mı acaba? Göreceğiz…
Eve uğyoruz, ama önce meyve almaya karar veriyoruz. Sokak sokak dolaştıktan sonra bu şehirde meyvenin restoran dışında bulunmadığını görüyoruz ve bir restorana oturup akşam yemeğimizi ısmarlıyoruz. Lemise makarna ısmarlıyoruz, biz de noodle soup alıyoruz. Çorbaların içinde hep aynı tat, instant çorba tadı. Knorr un tad güçlendiricisi, Mononatriumglutamat. Her yerde bu kimyasalları kullanıyorlar, bunca güzel sebze ve baharatlar varken kolaya kaçmak da ne kadar saçma değilmi?
Ağızımızda o çirkin tad ile eve dönüyoruz. Meyve de bulamadık.
 ATM makinasına gidip para çekmemiz gerekiyor. 19 günde 1000 Dolara yakın para harcamışız, günlük 50 Dolar planlamıştık, şu ana kadar planımıza uyuyoruz. Yol masrafları ve ilk günlerdeki “bunu da deneyelim, şunu da tadalım” furyasından kurtulamadık tam olarak, ama bir bir yere yerleşebilsek ve bir, iki hafta takılabilsek aynı yerde bu 50 doların altına da düşeriz. ATM ler bir milyon Kip ten fazla vermiyor, o da 100 euro ya tekabul ediyor. Banka da en az bir yemeklik masraf alıyor. Laos da en iyisi nakit para bulundurup bozdurmak.
Lemisi yıkayacaktık! Şimdi soğuk suya sokmayalım kızımızı, sıcak su istiyoruz çalışanlardan. Onu bir kovada ılıklaştırıp eski usul, tasla kızımızı yıkıyoruz. Sıcak su Ayşegüle de yetiyor, ben soğuk suyla yıkanıyorum zaten, benim ihtiyacım yok ısıtılmış suya. Herkes temiz, herkez mutlu. Lemisi yatırıyoruz, biz de kitap okuyoruz. Yarım asırdır Orhan Pamuk un “Cevdet Bey ve oğulları” romanını okumaya çalışıyordum. Sayfa 100 de kalmıştım yazın, şimdi okumaya devam edebilirim, kitap okuma kıvamına ancak yeni ulaşabilmişim.
Sayfa 150 de sızıyorum…

11.1.2012 Pakse – Tad Lo
Geç yattık ama erken kalktık. Eşyalarımızı topladık ve çıkışa geçtik. “Jasmin” Hint restoranına “rotti”” yemeye gidiyoruz. Yufka açılıyor, içine istersen muz, istersen yumurta, istersen de ananas konuyor. Ananas çok ekşi, muz güzel oluyor, yumurtalısı omlet gibi ama en güzeli sadesi, üstüne konsantre şekerli kahve sütü dökünce de çok “yummy” oluyor. Yanında Lao kahvesi, Sabaidee!

Tuktuk cular zaten sürekli peşimizde, 30.000 Kip e Southern Busstation a gidiyoruz. 8 km yol.


Kasabadan çıkınca meyveciler ve süpermarketler sıra sıra dizilmiş. Karpuzlar büyük, Türkiyeden alıştığımız boyutlarda. Tıuktuk bizi bir offroad parkura sokuyor, nalburcu sitesi/mahalle pazarın içinden geçiriyor ve otogara ulaşıyoruz.

Otobüsümüz bekliyor bizi. Çantalarımız otobüsün tepesine bindiriliyor. Bizim otobüsümüzün üstünde domuz ve çuvallar yok, sadece yumurtalar var. Hayal kırıklığına uğruyorum, ama yan otobüsün üstünde domuz, sığır olmasa da mobiletler var.

Nasıl çıkarıyorlar bunları oraya? Biletimiz 30.000 Kip kişi başı.



Bir saat zamanımız var, pazarı dolaşıyoruz. Muz, Litchi tarzı bir meyve ve Tamarind alıyoruz. Küçük ızgara kurbağalar, BBQ serçe, neyin/kimin eti belli olmayan etler bambu dan yapılmış halkalara geçirilmiş alıcı bekliyor.




kalimero
Tavuk/kaz yumurtaları şişe geçirilmiş, satılıyor, asla yiyemiyeceğim bir tarz yumurta bu. Yumurta kabuğun içinde civcivler gelişmiş, tüylenmiş, ama daha çıkamadan kızartılmış. “Yola çıkmadan bi “Kalimero” alayım, virajlarda herkes kusarken ne güzel gider, mhm mhm mhm! Şu küçük kurbağalardan da mı alsam? Şu türk ailenin çocuğuna da ikram ederim, sevinir… ”

Otobüsün şoförü US Army kıyafetli, karısı muavin, bebeği de insanları neşelendirip oyalıyor. Zaman çabuk geçiyor. Etrafımızda Kahve tarlaları,güneşin altında, kurutmaya konulmuş kahve çekirdekleri, önce yeşil/kırmızı, sonra beyazlıyor. Kavurunca da siyahlaşıyor.
2.5 saat sonra ulaşıyoruz Tad Lo çivarında bir kasabaya. Tad Lo şelalelerine bir işaretten giriyoruz ve 2 km yürüyoruz.



Burası cennet! Heryerden çocuklar bize el sallıyor, bize doğru koşturuyor, Lemise(ve kuzen Yaseminin verdiği o buggy arabasına) ilgiyle bakıyorlar. Muhteşem manzara içinde nehire giren sürüyle çoluk çocuk, sığırlar, tavuk, kaz, civcivler ve kıllı domuzlar yolumuzu kesiyor.


Burası aradığımız Laos! Palami Guesthouse u buluyoruz ve başka bir yere bakmadan yerleşiyoruz odamıza. 60.000 kip banyolu, sıcak sulu, teraslı, pirinç tarlası manzaralı bungalow. Gece cırcır böceklerle uyuyacağız, sabaha horozlarla uyanacağız. Tam aradığımız yer. 30.000 e de bungalow var, ama duşu tuvaleti dışarıda, 3 euro fazla verip krallar gibi yaşarız burada.





Etrafımızı gezelim, azıcık bir keşfe çıkalım diyoruz ve şelalelere gidiyoruz. Tourist information a uğrayıp trekking turlarının bizim için uygun olmadığını görüyoruz.


Etraftaki guesthouse lar da güzel, ama bizim odamız kocaman. Yolumuzdan devam edip şelalelere giden bir köprüye geliyoruz.



Şelaleler harika! Suya gireceğiz burada, ormanları keşfedeceğiz.

Çok uzatmayalım bugün, akşam olmuş zaten. Devam ediyoruz ve bir şelale daha görüyoruz.
Bu örümcek elim kadardı
Garip garip bitkiler ilgimi çekiyor. Tohumları tırtıllara benziyor, birkaç tanesini koparıyorum ve Lemise de veriyorum, annesine göstersin diye. Hata! O kıllar sert, küçük, sivri dikenler miş! Lemis eline bulaştırıyor, elini kollarına bacağına, heryerine sürüyor, kıllar her yerini kaşındırıyor. Baba acıyor acıyor acıyoooor diye panikleyince çığılıkları, feryatları koparıyor. Bodrumdaki yosun faciamıza benzemesin! Kabarıcıklar görünmeye başlasa da hemen geçiyor. Ayşegül de telaşlanınca Lemis tamamen kopuyor. Kılları temizliyoruz, kaşınan yerlerine merhem süreriz deyince de yine ağlamalara başlıyor. Benim de her yerimde var o kıllardan, ama benim derimle Lemisin derisi bir mi? Kaşınmalar azalıyor ve eve vardığımızda Lemis olayı unutmuş oluyor. Eve dönerken İspanyollarımızı görüyoruz yine. Yine bulduk onları, sürekli karşılaşmamız da ne kadar komik.
Ayşegülü deminki hadise yoruyor ve akşam yemeğimize katılmak istemiyor. Bu Guesthousun olayı hep birlikte evsahibimizin ailesinin pişirdiklerini menü olarak vermesi. Bir sürü Fransız var, yemek pişirmeyi onlar ele almışlar. Patates, havuç, et, sebze, soğan vs pişiyor ızgaranın üstünde, Alman bir çift de salataları hazırlıyor. Orijinal Laos yemeği yeriz diye heyecanlanıyorum, ama bu da iyi geliyor. Kişi başına 25.000 kip e yemek yiyorsun, Lemise bedava. Çocukları seviyorlar ya, hayat ne kolay burada. Ev sahiplerimiz kendi göllerinden balık getirmişler. Balık değil, yavru. 3 ve 5 cm uzunluğunda bir tas dolusu vıcık vıcık balıklar. Aralarında Cat-fish, karides su keneleri ve su böcekleri var. Lemis kedi balığını çok seviyor ve mıncıklıyor. Kedi balıkları 300 kiloya kadar ulaşabiliyorlarmış ve, özellikle Ganj nehirindeki ölü hayvanları ve cenazeleri yemeyi de severlermiş. Afiyet olsun. Bu balıkcıkları neden tutup yiyorlar, anlamış değilim, büyüsünde bari porsiyon olsunlar. Sebzeleri pişirip içine tüm tası (karides, kene, kıpırdayan böcek ve kıvranan balıklarla birlikte)döküveriyor. Balıklar biraz etrafa sebze saçsa da, çırpınmaları hemen bitiyor. Boklu, böcekli, keneli sebze yemekleri hazır, bizim patates, sebze, kayış gibi et yahnisi de hazır. Kabak çorbası içiyoruz starter olarak, Lemis sevmiyor, ben onunkini de içiyorum mecbur. Yahni yi seviyor bizim kız, püre gibi olmuş zaten, etini yedirmiyorum, kazık gibi, sakız gibi bir saat çığneyip yemeden doyacak diye korkuyorum. Otaram süper, Fransızlar almanlar, herkes hepbirlikte yemek yiyor, Laos lu aile de yanımda oturuyor, böcekli yemeklerine stickyrice larını bandırıp yiyorlar. Bizim yahnimize ellerini sürmüyorlar, ağızların tadlarını biliyorlar galiba. Dün küçük kurbağa ve çekirge kızartmışlar, ve bunu da almanlar yemiş(denemiş) tadı kızartma gibi, et, tavuk, böcek, hepsi yağ tadında sonuçta. Sebzeli kene den tadıyorlar, güzel kokuyor. Bende bir çatal dolusu alıyorum, böcek/kene olmamasına dikkat etsemde bir bacak girmiştir içine, ama küçük balıklardan bir tanesini ve karidesi özellikle alıyorum tabağıma. Karides 2 cm büyüklüğünde ve kırmızılaşmış. Balığın kıçını yakalamışım, bağırsaklarını başka birisi yiyecek. Fransızlar da deniyorlar, ama sadece ayıp olmasın diye. Bence o böcekleri herkes yemeklerine sulanmasın diye koydular, garnitür olarak değil, ama işe yaramadı, harharhar!
Lemis onların Sticky rice larına sulanıyor, kızımı bugün de doyurabildik Allaha şükür… Uyku vakti, Lemis uyumak istiyor, hemde kendi isteğiyle! Çok şaşırıyorum. Zaehneputzen ve yatağa. Koca sütünü de (250gr)bir dikişte bitiriyor ve cup yatağa. Ben sofraya geri dönüyorum. Birkaç bira, bol sohbet. Almanlar bir günlüğüne gelmişler, 10 gündür burdalarmış. 5 ay gezeceklermiş toplam. Fransızlar da aynı durumda, bir günlüğüne gelmişler, bir haftadır gidemiyorlarmış. Bizim de durumumuz farklı olmayacak gibi. Çok keyifli burası. İlk Hostele benzeyen ortamı yakalamışız, kolay kolay bırakmayız.
Saat 12 gibi herkes odasına gidiyor. Ben de ufak bir yürüyüş yapıyorum, yalın ayak gece gece pek uzaklaşamadan evime dönüyorum. Hamakta biraz vakit geçiriyorum ve yatağıma yatıyorum. Hava soğuk oluyor geceleri, yatak ve uyku daha güzel oluyor.

12.1.2012 Tad Lo
Sabahın köründe propaganda yapılırmı? Belediye seçimleri mi, muhtarlık seçimleri mi bilmiyorum, ama sabah 6 da katur kutur hoparlörlerle bir buçuk saat gevezelik yapmak dost kazandırmaz diye düşünüyorum. “AAA, ama muhtar adayımız çok erken kalkıp çok konuşuyor,ve müzik zevki de şaheser, bence oyumuzu ona verelim” diyen de çıkıyordur beki de. Bir ara hem adayımız konuşuyor, hem fon da bangır bangır müzik çalıyor, hem horozlar ötüyor, hemde domuzlar kesilecesi viyaklıyordu. Bir de öküzlerin anırmalarını kattık mı, senfoni! Benim umurumda değil, ben uykuma devam ediyorum ve saat 10 a kadar keyif yapıyorum.


Bugün tarhana çorbası var sabah kahvaltısında. Mutfağa girip tarhanamızı pişiriyoruz.

Palamei, buranın sahibinin 8 yaşındaki kız çocuğu ve mekanın isim annesi, tarhana ya tiksintiyle bakıyor, sanki böcek katmışız içine. Belki “böceksiz nasıl yiyorlar bu yemeği” de düşünmüştür…



Yemekten sonra Lemis oyun oynuyor, Ayşegül ders çalışıyor, bende blog yazıyorum. Çok geç olmadan tribe village e gidelim diyoruz, bir de fillere bakalım. Filler Tad Lo Lounge Guesthouse’ da lar.
Nasıl bir manzara, şelalelerde yüzmek istiyorum. Çok güzel görünüyor.
Oradan yürüyüşümüze devam ediyoruz ve birkaç şelale daha buluyoruz. Çocuklar suya zıplıyor, kadınlar çamaşır yıkıyor.


HAA??!!


Bir bakıyoruz bir küçük kasabaya varıyoruz.



1900 yıllarından kalma bir yer, kasabanın ortası kocaman bir oyun alanı. Çocuklar, belki 100 tane, top oynuyorlar, lastik çeviriyorlar, topaça benzer şeylerle oynuyorlar. Lemis tam ortasında, hem futbol a merak sardı, hem koca jeep lastiğiyle oynuyor ve tüm çocukların içinde kayboluyor.







Herkes çok cana yakın, hiç kimse bize bir şey satmaya çalışmıyor. Topu topuna 20 tane kulübe ya var ya yok, 100 tane çocuk sadece köy ortasında, daha fazla çocuk da nehir kenarında var.

Her kulübenin önünde de bir kocaman çanak anteni. Lemis çocuklarla çok güzel oynuyor, biz de gelen bir alman çift ile muhabbete dalıyoruz.




Fillerin banyo saati saat 16:30 da, ona yetişebilirmiyiz acaba? Dönüş yoluna çıkıyoruz. Kocaman bambus buluyoruz ve tirencilik oynaya oynaya dönüyoruz. Filler banyolarını yapmış, evlerine gitmişler bile.
Biz de evimize. Çamur banyosu yapmış fillerden bu kadar toz toprak çıkmamıştır, Lemisi yıkıyoruz ve yemekci bulmaya gidiyoruz. Mama Pap’s diye bir yeri tavsiye ediyorlar. Big food for small Kip. O alman çifti de yolda görüp, onları da peşimize takıyoruz. Orda tanıştığımız İsrail’ li kız 4000 island bölgesi için güzel tavsiyelerde bulunuyor. Ağzımızı sulandırıyor resmen. Yemeklerimiz geliyor, tam Laos style, uzuuun zaman bekletip, yarısını unutarak geliyoryemekler. Mama Pap bize bir papaya salatası yapmış, kocaman, bir tabak dolusu. Tadı da süper. 5000 kip. Ben tavuk BBQ ve patates kızartması istiyorum, tavuk da büyük bir porsiyon, patates de fena değil. Ayşegülün fried noodle ları da maşallah. Benim patatesler Lemise gidiyor. Alman çift yemekten sonrası için bir pancake istiyor, ovaltin, muz, ananaslı. Yediğimiz tüm pancake lerin boyutlarının beş katı. Yarısı bize düşüyor, tıka basa doyuyoruz. Sabaha yine buradayız, o kesin. Lemis oradaki çocuklarla çok güzel vakit geçiriyor.



Lemisin çektiği fotoğraflarda

Eve dönüp odamıza yayılıyoruz. Lemisi uyutuyoruz ve kitaplarımıza devam ediyoruz. Sayfa 228, ben de uykuya dalıyorum…

13.1.2012

Sabah sabah Horoz katili olmak istiyorum. Sapanla ne kadar zarar verebilirim? O muhtar adayının arabasına zarar verebilirim, hoparlörlere isabet ettirebilirsem susarlar belki. Ben seçimleri boykot edeceğim.

Kahvaltımızı yine Mama Pap’s da yiyoruz.tavuklu sandwich ve yumurtalı sandwich. İyiki gelmişiz.



Lao kahvem de zift renginde, katran da sayılır. Süt koyuyorsun beyazlamıyor. Kara delik suyu. Bir yudum aldıktan sonra kalp çarpıntısı başlıyor. 
Heyecanlı bir şekilde sandwichlerimizi bitiriyoruz ve kafein şokuyla eve gidip mayolarımızı giyinip şelalelere, yüzmeye gidiyoruz. 







Su ılık, girmesi de kolay, akıntıya kapılıp lambur lumbur taşların altından üstünden akıp gidiyorsun. Lemis bir sürü arkadaş ediniyor ve Tay ve Pad ile tanışıyor. Yüzerken yanımıza bir fil geliyor, öyle bir gün işte…
Eve dönüp yıkanıyoruz. Meyvelerimizi tüketiyoruz ve çamaşırlarımızı yıkıyoruz. Ayşegül yıkıyor ben de sıkıyorum. İyi bir ikiliyiz.

Bu sefer fillerin banyo saatini kaçırmayacağız, bakalım neymiş…


Koşa koşa gidiyoruz fillere. Koca cüsselerini suya daldırıyorlar, tam dalıp çıkıyorlar ve su püskürtüyorlar. Bu arada yolda çok kez göz göze geldiğimiz Fransızlarla tanıştık. 






Filleri ormana götürüyorlarmış ve orada, 15 metre zincire bağlı, uyuyorlarmış. 15 metre bana az geldi, ama Nepal de 3 metreye bağlıyorlarmış. Yazık hayvanlara, ama keyifleri yerindedir burada. Hayvanatbahçesinde yaşamaktansa…



Evimize dönüyoruz. Herkes bir yemek yapma içinde. Guesthouse umuz akıllı iş yapıyor. Herkes patates, soğan, sarımsak soyuyor, kalanlara yemek pişirtiyorlar, hep beraber de yiyorlar. 25000 kip kendi yemeğini kendin pişiriyorsun. Biz patatesli şakşuka yemek istemiyoruz, mama pap’s bize bakalım ne yemekler hazırlayacak?
Terliklerim kayıp, birisi almıştır, ben de yalınayak gidiyorum. Her gittiğimiz yerde “Lemis”diye sesleniyorlar, herkes bizi tanıyor, buranın muhtarı olmaya adayım, Lemisin babası olarak beni de herkes biliyor burada.
Yemekte bugün papaya salatası, sebze çorbası  ve Laap vardı. Sticky rice ile Laap yeniliyor, bizim kuşbaşı gibi, ama biraz ekşili ve fesleğenli ve naneli. Papaya salatası da devasa. Çorba bir kocaman kova dolusu ve sebzesi de bol. Tıka basa doyuyoruz. 
Bungalowlara dönüp hemen yatağa. Kalalım mı yoksa gidelim mi diye karar vermeye çalışıyoruz. Ben kalmaktan taraftarıyım, en azından bir gün daha. Ayşegül gidelim diyor. Zaman kısıtlı sonuçta.
Bakalım, sonra da karar veririz. Kitabımın 80 sayfasını daha yiyorum ve uyku.


14.1.2012 Tad Lo - Don Det

Horoz, domuz, cırcır böceği değil, kesinlikle değil. Ama şu muhtar çok konuştu sabah sabah be. Ve dinlediği müzik den de bir şey anlayamadık, çünkü hoparlörleri çok dandik. Biz gidelim bari. Sandwichlerimizi ve pancake imizi yiyoruz, zift gibi kahveyi de içtikmi hadi baybay. Kahve beyazlamıyor gerçektende! istediğin kadar süt koy. Poh bizi motoruyla otobüs durağına bırakıyor.


Pazar kurulmuş, onu geziyoruz. köy pazarları bir başka canım!

Bazı şeylere alışamam, alışmam da. leğen dolusu kurbağa gördük, yemelik. küçücükler, bizim Edirne kurbağalarını görseler... iyi satarız. Yesinler, herkes ne buluyorsa yiyor burada zaten de, kurbağaları taze tutmak için yaşıyarak getiriyorlar kurbikleri. kaçmasınlar diye de bacaklarını kırıyorlar. kurbağalar niye zıplamıyor, derken bacaklarında iç kanama olduğunu sonradan fark ediyorum. satıcı da Lemise bir torba kurbağa hazırlıyor, "oynasın çocuk" diye. 

Hayvan haklarının "H" si yok ne yazıkki. Çok ünlü bir restoranları varmış, balıkları öldürmeden kızartıp sofraya veriyorlarmış. nasıl? : 
"Catfish aux Frankenstein"
Frankenstein üsulu Catfish kızartması
1- Balığınızın tazeliğini kontrol etmek için balığın kıçını cimcikleyin. zıplıyorsa tazedir. 
2- Balığınızın kafasına bir boyunluk takın, dikkat edin, balık korkmasın, vıçç diye elden kaymasın.
3- önceden hazırladığınız una zıplayan balığınızı iyice unlayınız. kafasını unlamayın, nefes almasını engellememek gerek.
4- iyice kızgın yağa balığın gövdesini sokun, kafasına gelmesin, aman dikkat.
5- balığınızın şaşkın bakışlarına fazla dalmadan hemen servise sunulur.
canlı balığın etlerini kopara kopara yiyorsun, balik da öyle bakıyor. oynat kuyruğunu oynatabilirsen, harharhar.

AFİYET OLSUN

Otobüsümüz geliyor, biz de yola çıkıyoruz. gayet keyifli bir yolculuk, 2 saat sürüyor. Sonra 40ar bin verip Paxe den dolmuşa biniyoruz. Dolmuş, kamyonetin arkasına askeri tarz banklar yerleştirilmiş, 12 kişi ve bir sürü domuz, inek, çuval kapasiteli bir araç.
Arabada da bir 2 çocuklu aileler var, ki onlar aracın yarısını kaplıyorlar. Karpuzlar, çuvallar ve çocuklar. çocukların bir yemek yiyişleri var, maşallah. Bir durakta koşa koşa sürüyle satıcılar geliyor.
bu jıza anında ısında bizim kızımız, el tutmalar, beraber anlaşmaya çalışmalar ve  paylaşmalar.

şapka aldık ve Don Det dönüşünde otobüsde unuttuk.
Yaa ben o çocuğun yemek yiyişini ve gülüşünü unutamıyorum!
Annoying orange diye bir karakter var, gözleri ve ağızı, ve kesinlikle gülüşü aynıydı o çocuklardan bir tanesinin!
 izleyin: http://youtu.be/InhbSdcNBZw
bu kadar da benzeyemez bir portakal karakteri ve bir Laos çocuğu. Bir tüm tavuğu presleyip kızartmışlar, bambu stick lerin arasında bir tüm tavuğu sallaya sallaya satıyorlar satıcılar. Tavuğu iki çocuk kaptılar, kopardılar ikiye, kafasını(evet, kafası da var tavuklarda) ve ayakları kemirildi önce (evet, ayakları da var, tırnaklarıyla birlikte) sonra poşetle verdikleri sosun içine daldırıp daldırp çatır çütür iki elin tüm parmaklarıyla ve dirsekleriyle yediler. Bu arada tabi araba sarsılıyor, her yere tutunuyorlar, her yeri yağlıyorlar. saçlar, yüzler tamamen yağ içinde. çocuk sos poşetini yere koyuyor ve üstüne basıyor. her yer sos. PİÇ. babasından( veya ağabisi, belli değil) sağlam bir tekme yiyor, ama işte tam o portakal gibi sırıtıyor. bakışı ve ağzı aynı.

Laos lu çocuk

Popomuz çok acıyor bir müddet sonra. Kızımız rahat rahat otobüsde uyuyacağına kamyonetin arkasında uyumaya karar veriyor. Biz de iki büklüm. Kasabalara giriyoruz çıkıyoruz, arka sokaklarda bir hangara giriyoruz. Şimdi ne oluyor, neden durduk derken şoför iniyor ve çuvallarla şeker yığıyor ayaklarımızın altına. Oradan da çıkıyor, tekrar geldiğimiz  kasabanın pazar yerine gidiyor ve önceden orada indirdiği çocukları tekrar topluyor. 3 karpuz, bir sürü tamarind, sebze, ve bazı başka meyveler daha almış onlar.
Başka bir köyde arabamıza bir adam biniyor, yabancı olduğumuzu görünce hemen bize bir sürü şeyler soruyor. Dilini konuşmuyorum kardeşim! defalarca elini sıktırıyor, gidiyor mu acaba derken iniyor bize sokak satıcılardan enerji içeceği, tatlı, yarım tavuk, mısır, bambu içinde sticky rice, sigara, acılı mango, ve başka bir sürü sokakta yemeyeceğim tarzda şeyler almaya kalkıyor. Zorla Lemise bir şeyler ikram etmesi sıkıcı, ama poşette çürük balık soslu papaya da yedirmek istemiyorum, özellikle bize musallat olacak bu adamdan kesinlikle. Deli kılıklı bir şey.
Lemis de tutturuyor doğal olarak, "ben bu mısırı yemek istiyorum" diye. Mısırı yerse cırcırı kapar, o mısırı satan ellerden belli. Mısırın pişirildiği suyundan bahsetmeme gerek bile yok.
Popomuz çok acıyor, demiş miydim? 3 saat sürüyor bu yolculuk. çok değil aslında, popomuz çok sosyeteleşmiş galiba...
eşyalarımızı taşımaya yardımcı olmaya çalışan adamlardan malını nasıl koruyor kızımız?!
Kıçımız morarmış bir şekilde Ban Napsan a varıyoruz. Mekong un kıyısı, her yerde adacıklar, tüm adalar yemyeşil, bazılarında tarım yapılıyor, 30m2 den fazla olmamasına rağmen. Kıyıda balıklar satılıyor. Göl balıkları beni pek etkilemesede Mekong un bereketli bir nehir olduğu besbelli. Nasıl geçilir Don Det adasına? Kolaymış. Sahilde zaten tekneleri görüyoruz. Longtail boat dedikleri uzun daracık tekneler kıçında bir pervaneyle bizi istediğimiz yere bırakıyor. 15000 kip kişi başı, yani toplam 3 euro. Teknenin dolmasını beklemeye de gerek yok, fiyatlar da fix (galiba) daha çok kişi olunca pazarlık yapmakta fayda vardır ama.


Don Det e küçük bir kumsaldan giriliyor. Adanın "sunrise" kısmından. güneşin doğuşunu buradan izliyormuşsun.
Biz çantalarımızı alıyoruz, ve guesthouse arayışına çıkıyoruz.
Güzel görünenler dolu, boş olanlar leş.
Guidebook larda yazıldığı gibi inilen yerden devam edin ve yılmayın, devam ettikçe bungalowlar daha da ucuzlar diyordu. ucuzu geçtik, 30.000 kip ve 100.000 kip arası yerler bunlar. WC li 50.000 den başlıyor.bir yerden sonra guesthouse lar bitiyor. Pat Mai Bar a kadar gidiyoruz. bundan sonrası çok uzak ve bir şey yoktur diyerek merkeze dönüyoruz ve bir yere yerleşiyoruz.

Şimdiye kadar kaldığımız en kötü yer burası. fiyat 40.000 (daha pahalıları daha kötüydü, inanın), wc ve duş içinde, ama pis. Sinekler ve sivriler mutasyona uğramış, kocaman ve siyahlar. Tam da günbatımı, böceklerin fırtladığı saatlerde varmışız adaya. Geldiğimizden beri tek gördüğümüz şey böcek ve pis bungalow. Kötü bir başlangıç. Buraya gelen turistlerin de yüzleri pek gülmüyor zaten, var burda bir terslik.
Internet varmış en azından, ancak bizim Laptop bulamıyor bağlantıyı.

Cep telefonu buluyor, ama çekmiyor. En güçlü neresi çekiyor odamızdan? oraya gidip şifreyi öğrenmeye çalışacağım. Restoran boş, ama interneti maşallah. Yemekler Lao yemekleri, yeriz burda derken Lemisin kafasına koca bokböceği uçuyor. Lemisin kafasına çarpıyor,... 3 saniye sonra( şok olma ve nefes alma süresi) çığlığı basıyor. Benim kızım hiç böyle ciyaklamazki...çok tiksinmiş belliki, ve tüm bu böceklerden kaçmamız da ona da bulaşmış. Restorandaki kadın gülüyor, "Hmm Lao food" diye şaka yapıyor. süpürgeyle Lemis için o böceği yakalıyor, "we eat these here in Laos" diyerek bacaklarını ve üst kısmını KIRT diye koparıyor ve Lemise gösteriyor. Böcek ezilme sesinden nefret ederim. Böcek ezilme sesinden çok daha kötü geliyor bana bu ses. Lemisin gözleri fal taşı. Lemisin tepkisini görünce en azından devamını getirmiyor o kadın. İştahımız kaçtı, burada da yemek yemek istemiyoruz artık. (Biz çok mu pimpirikliyiz yoksa?) Neyse. Hemen yemek bulalım, kendimize gelelim derken foursquare dan bir öneri okuyorum. Mama and Papas guesthouse da güzel yemek varmış. Adanın ortalarına doğru gidiyoruz, hava karardı, sivri sinekler fena saldırıya geçiyorlar. Mama Papas Guesthouse izbe ve karanlık, ama 2 yabancı içinde oturuyor. Bir tanesinin yemeği geliyor, ve çok mutlu görünüyor. "hmm delicious" diyor italyanca aksanıyla. O gavur nereden bilsin ağız tadını? biz güveniyoruz allahın italyanına ve oturuyoruz bir masaya. Masanın üstü böcek dolu, ama en azından kakerlak değil bunlar. Ve bu italyan yemeklerini beğenmiş. Her bir ampulün dibinde yarım kilo sinek bulut şeklinde uçuyor. Masamıza bazı ampullere çok yaklaşıp kavrulan/kanatları yanan böceğin düşmesi gayet doğal. Biraz da yadırgamamayı öğreniyor insan uzak doğuda. Ben tavuklu bir şey istiyorum, Ayşegül Pad Thai alıyor, Lemise de kızartma patates. Benim tavuk fena değil galiba, ama bir memnuniyetsizlik var bende, hadi bakalım. Yemeklerimizin içinden böcekleri ayıklıya ayıklıya yiyoruz. Ayşegülün yemeği de pek Mononatriumglutamat tadlandırıcılı.
Mononatriumglutamat a HAYIR!
Türkiyede kaçdığımız o zehir burda her yerde. Maggie ve Knorr tadı. Lemis yemeğinden memnun, kızartma sonuçta. Lemis sürekli mutfağa giriyor, oradaki çocuklarla ahbaplık kuruyor ve elinde her seferinde başka bir yemekle dönüyor. Mutfağın bir köşesinde 2 yeryatağı ve bir televizyon. 3-4 çocuk yerde TV başında, baba orada uyuyor, başka çocuklar da mutfakta, "Mama" da bize yemek hazırlıyor. Mutfak belki topu topuna 10m2. Ağzımızda şu tatlandırıcı tadı kalıyor ve mutsuz bir şekilde eve dönüyoruz. Gitmeyin oraya. güzel değil, ı-ıh. Bitli turistin gurme olduğunu düşündüğüm için de kendime kızıyorum.

Domuzu görüyormusunuz? çatı altında bir ton domuz yatıyor.

Eve dönüyoruz, laptopu da internete kavuşturmak istiyoruz. en güçlü sinyali çeken restoran hemen dibimizde. odamızdan bile çekiyor. Şifresini alabilmek için böcek çıtlatan o karının restoranına gidiyorum. Midem kötü, sanki bir taş yemişim. Bir tuhaflık vardıya... Zencefil çayı istiyorum, sallama poşette siyah çay geliyor. Bu ülkede sallama çayı da ikram edilmezki. İnternet şifresini alıyorum en azından, her gün şifreyi değiştiriyorlarmış bir de bu restoranda. vay kurnazlar vaay. Keşke şifreyi verirken yazılan yeri göstermeseydin güzelim. Kadın çayı hazırlarken ben de yarınki şifreyi de ezberliyorum. 663663663. kolay. Çayımı içiyorum, midem kötü.
devamı Lemis in Laos 3 de...

1 yorum:

  1. Hey millet...!
    Merhabaaaa...!
    "Lemis'in Uzak Doğu Maceraları" adlı ve henüz piysaya çıkmamış kitabın bölümlerini zevkle okuyor ve izliyorum...Uzaktan çok eğlenceli ve hayat dolu renkli bir gezi...gıpta ettim ve sizlerin adına çok sevindim.
    Erdem'in müthiş ve akıcı anlatımı ve yorumları ayrı bir zevk katıyor...ve orayı hepimize usta kalemiyle anlatıyoooor..!?
    Tabii bu arada gezinin süper iki figüranın da rolleri harika...! Keşke gitmeden bir sponsorluk ayarlayabilseydiniz...!
    Allah bu güzel ve macera dolu gezinizi hayırla ve mutlulukla sona erdirsin. Ankara' veya İstanbul'da görüşmek üzere.... -16 derece buz tutmuş Ankara'dan sıcak sevgilerimle. Öpüldünüz. FeriD Abiiii

    YanıtlaSil