3 Ocak 2012 Salı

Lemis in Laos 2012


Lemis in Laos 1.1.2012



Külüstür daracık koltuklu otobüs ile gayet rahat yolculuk yaptık. Ben tüm yol boyunca yazılarımı düzenledim. Chiang Khong a geldik, kişi başına 30 Baht a tuktuk lara bindik ve 2 km uzaktaki limana ulaştık. Orada da gümrük işlemlerini hallettik. Hemen alt tarafda da slowboat lar duruyor.40 baht da bu nehir geçişi tutuyor. Karşıya vardığımızda vize almak için bir sıraya giriliyor. 30 Dolar kişi başı vize tutuyor. TC vatandaşları vizelerini konsolosluktan alıyor, biz de Bangkok dan almıştık zaten. Bir form dolduruyoruz ekstradan, onu da pasaportumuza koyuyoruz. 1 dolar haftasonu geçiş ücreti ekstra mesai parası da alınıyor, Lemis'ten almıyorlar. Kafalarına göre ücret alıyorlar belliki. Hemen geçiyoruz gümrükten. Önceden www.travelfish.org dan baktığımız sayfadan bir guesthouse bulduk. Oraya gittik ve odamızı tuttuk. Arimit Guesthouse. Bungalowlar var, odalar 80000 kip, yani 300 baht, yani 10 dolar. Hemen tutuyoruz. Şehire biraz uzak ama gideceğimiz limana yakın.



Eşyaları bırakıp limana doğru yürüyoruz. Bakkallar bomboş, hiç satılacak şey yok. Burası Tayland dan çok daha fakir. Fiyatlar daha düşük değil ama. Limana geldik ve biletimizi almak istedik. 900 baht kişi başı fiyat yada 220 000 kip. 5 dolar fazla yani, kip olarak ödemezsek. Keşke pasaport bölümünden bozsaydık, 8000 Kip=1 dolar. Oraya git gel uğraşmayalım dedik ve baht olarak ödedik. Yarın sabah 11 de teknemiz kalkacak. Orada Lemis duvar yapan bir baba ve çocuğuyla tanıştı.
Kasabaya döndük ve yemek yedik bir lokanta da. Çok ama çok acıydı, ne ağladım ama! Pilav, tavuk ve çinlili J öyle yazıyordu, Çinlileri mi kesiyorlar buralarda acaba?
Internet cafe bulalım dedik, ama hem fiyatlar 15000 saati(2 dolar) hem WiFi yok. Biz bir otel bulduk, altında restaurant ı da vardı. Bir şeyler tüketirseniz kullanabilirsiniz interneti dediler. Biz de oraya kurulduk ve laptopun pili bitene kadar araştırma yaptık. Hostel de internetin olmaması ne sıkıcı bir şey.
Çok geç olmadan bungalowumuza döndük. Lemis yolda uyudu, yatırdık uykuya devam etti ama öksürükle uyandı. Biz de sevinmiştik, biraz psikodrama çalışırız, yazı yazarız, kitap okuruz diye. Ama şu an Lemis uyumamakta direniyor. Ve gün bitti. Laos da ilk günümüz.

2.1.2012 Pazartesi
Erken kalkan yol alır. Ne yalan ama… erken kalkıp kahvaltımızı pirinç omelet olarak yedik. Yola götürmelik Pat Thai (kızartılmış makarna, sebzeli), omelet ve sticky rice aldık, bir de Sandwich hazırlattık. Fransız kolonisi olduğu için ekmekle tanışmışlar, biz de ekmek hasretimizi gideriyoruz. Lemis ekmeği görünce çok seviniyor. Hemen sandwiche dalmak istiyor, ama o bizim yolluğumuz. Tekneye saat 10 da varıyoruz. Yerimizi alıyoruz ve bekliyoruz. Tekne yavaş yavaş doluyor. Çantalar ön bölmede bir depoya atılıyor. Koltuklar gayet rahat. Tahta bekliyorduk, Lonely Planet rehber kitabında yastık alın diyor, herkes de yastık almış. Sıra numarası yok denmişti bir de rehberde, biz istediğimiz yere oturduk. Oysaki sıra numarası varmış, biz de anlamamazlıktan geliyoruz. Etrafımızda ortalık karışıyor, bizim koltuk numaramıza insanlar gelip, çocuklu aile görünce bir şey diyemiyorlar tabii ki…





Saatler geçiyor, bir orta yaşlı yabancı çanta bölümünün çukuruna düşüyor ve muhtemelen bacağını kırıyor. Bir grup onunla birlikte tekneden iniyor. Yazık kadın, tatilleri rezil oluyor bu durumda. Buralarda hastane de bulamazlar, en yakın Chiang Rai yada Chiang Mai.
Saat 12 gibi insanlar seli dinmiyor ve yanımızdaki tekneye taşmaya başlıyor. Biz de bakıyoruz, bomboş tekne, yere yatıp uyumalık tam! Sona kalan dona kalır bu durumda pek de doğru olmuyor. Neyse, biz onlardan önce çıkarız bari, bizim tekne full dolu derken bir de kalkıyor tekneleri! Biz kaldık dona!
Yarım saat daha bekliyoruz ve sonunda çıkıyor tekne. Etrafımızda ormanlar, sahilde suya giren çocuklar ve arada bir de tapınaklar.
Bu arada Lemis dün akşam ve bugünkü fotoğraflarımızı siliyor, “o zaman ben de yenisini çekerim “ deyip geçiyor sıpa.
Yol biraz zahmetli geçiyor: Arada bir, bir kayaya uğruyor ve yolcu bırakıyor. 40 metrelik bir teknenin Mekong Nehrinin azgın sularında kayalar arasında durup müşteri indirmesi pek de akıllı gelmiyor bana.




Kayaya çarpıyoruz ve teknenin şaftı yamuluyor. Direksiyon demiri de hasar görüyor. Herkes teknenin ön kısmına geçmek zorunda kalıyor, teknenin kıçı kalksın ve şaftı çıkarabilsinler diye. Şaft 2 metrelik bir boru, iki kaya arasına konup tekrar düz şekle bükülüyor. Direksyon demiri de bir taşa konuyor ve çekiçle düzeltiliyor. Bir saatten fazla zaman kaybediyoruz ama en azından yola devam edebiliyoruz. O kadar çok yere uğruyor ki gece oluyor ve nehir kayalarla dolu. Işık vardır belki, ama karanlıkta gidiyoruz.

bu kayaya çarptık, o kadar da büyük görünmüyordu oysa ki

bu kaya bir gemi durağı olabiliyormuş meğer

mekong nehrin azgın suları

ver bana bir balyoz, düzeltiveriim bu şaftını...

şaft itina ile düzeltilir...


 Pak Beng kasabasına varıyoruz sonunda. Daha kendimize yer ayarlamadık, bu kadar insan buralarda nasıl kalacak korkusu sarsa da 150 tane guesthouse varmış burada, sıkıntı çıkmaz. Teknenin bağladığı yerde dubalar var, oradan sağlam bir kaya tırmanışına çıkıyoruz. Herkesin elinde çantalar, bisikletler çuvallar, çocuk arabaları vs. Yokuşu tırmanıyoruz, Guesthouse lara yer varmı diye sora sora devam ediyoruz. Bizim seçtiklerimiz ya dolu ya fiyatları yükseltmişler, biz de bir tane Hostele yerleşiyoruz. Donevilasack Guesthouse. Kesinlikle tavsiye etmiyorum. Odanın fiyatı uygun, 200 Baht, yani 7 dolar, ama yatak süper rahatsız ve her nefesle gıcırdıyor. Yastık yastık değil küçük bir dağ. Kafanı üstüne koyamıyorsun, boyun 90 derece oluyor. Yatak yapış yapış gibi geliyor, pek mutlu değiliz burada. Banyoda sıcak su var en azından. Sabah yolluk hazırlayalım mı diye soruyor hotel, bir menü geliyor elimize, yapış yapış ve leş gibi kokuyor. Burada yemek yenmez. Fiyatlar da şişirilmiş.



Biz yemek yemeğe gidiyoruz önce. Her yerde aynı yemekler, fiyatlar da aşağı yukarı aynı. Hassan diye bir Lao-Hint yemeği yapan bir restoran buluyoruz, tıklım tıklım bizimkilerle dolu. Herkes bıkmış pilavdan belli ki. Lemis oradaki bir sürü çocukla oyun oynuyor, inmeden önce ço güzel yemek yedi. Curry masala istiyorum, Ayşegül de tavuklu bir şey istiyor. Chef geliyor ve ne kadar güzel bir tercih yaptığımızı övüyor. Et pamuk gibidir, çok güzel yemek yaparmış. Etim sakız gibi. Curry den eser yok, tatsız tuzsuz bir şey. Dalga mı geçiyor bizimle. Peçeteler kumaş paçavra ve küflü, fiyatlar da Thailand dan da ucuz değil. Yoksulluktan kaynaklanan bir şey değil. Deminki müşteriler 210 dolar hesap bıraktılar diyor şikayetimiz üzerine, ne anlamı varsa…
Kötü bir deneyim, ama hep güzel şey yaşanmaz ya. Ayrılıyoruz ve odamıza geçiyoruz. Gece pek rahat geçmiyor, sabah çok erkenden, güneş doğmadan bir horoz ötüyor, 3 dakikada bir, tiz kırık bir sesle. Tam kesmelik.
3.1.2012 Salı Pak-Beng – Louang Prabang
Herzlichen Glückwunsch zum Geburtstag liebste Elisabeth!!!



Saat 8 de kalkıyormuş diye haber alıyoruz. Saat 7:40 ve biz hazırız neyseki.  Tuna sandwich, Nutella Sandwich ve peynirli sandwich. Muz ve papaya. Saat 8 de çıkan tekne saat 9:30 da kalkıyor. Lemis den de yarı bilet istiyor utanmadan. Biz vermiyoruz tabiî ki. Lao people iyi insanlar, nasıl küçük çocuktan bilet istersiniz diyoruz, yanımdakiler de destek çıkınca gidiyor. Çok üç kağıtçılar buradaki insanlar şimdiye kadar.
Teknemize 2 tane scooter da indiriyorlar tam çıkmadan önce, tepelerden inen iki scooter. Biraz bekledik, 3 tane daha scooter indi dağlardan tepelerden.
tepeden inen scooter
Sonunda yola çıktık, yine tepeler, kayalar, ağaçlık, muz tarlaları, kum sahiller, oyun oynayan ve yüzen çocuklar… ve yine her kayaya birisi iniyor, ama bu sefer kayaya falan çarpmadı en azından. Çok uzun sürdü bu sefer de. Çok güzel bir mağara tapınağın önünden geçtik, muhtemelen Pak Ou tapınağı, ama emin değilim. Wat Tham Xien Maen tapınağın yanından geçiyoruz ve limana varıyoruz. Ayaklarımız toprağa basıyor. Lemis yine çok tatlıydı teknede, herkesle yakınlaştı, güzel zaman geçirdik teknede. Ama iki gün de tamamen yeterli bence. Tekneden bir sürü insan iniyor, herkes yer arayışında, yarış başlıyor.
Pak Ou tapınağı

Luang Prabang çok “kolonial” bir şehir. Evler eski 1900 yıllarından Teak ağacından bahçeli ve verandalı. Bizim seçtiğimiz Guesthouse tam o tarz ama dolu ne yazık ki. Belki de aile istemiyorlardı. Öyle bir his veriyorlar bana. Ayşegülü oturan 3 erkek bir güzel süzüyor, benden hoşlandılar ama galiba… Hadi ordan, başka yer mi yok. Devam ediyoruz, fiyatlar çok uçuk, kafalarına göre fiyat çekiyorlar. 5-10 dolar dan fırlamış fiyatlar üç beş katına. Bir eskicinin üstünde bir guesthouse a bakıyoruz. Yarışda önümüzdekiler balkonlu odayı kapıyorlar, ama bizim odamız kocaman. Üç double yatak, rahat 30m2. Duvarlar eski teak ağacından, yerlerdeki rabıtalar 40 cm genişliğinde birinci sınıf malzeme. Yüz yıllık bina ve ağaçlar çok temiz. 150.000 den 100.000 kip e indiriyoruz fiyatı. 10 euro.


Banyosunu sonradan görüyoruz. Nasıl bu kadar güzel bir binada banyoyu bu kadar pis bırakabilirler. Fayanslar leş gibi, her şey yıkık dökük. Neyse. Biz yemek yemeğe çıkıyoruz. Laos Tayland dan daha uygundur diye bir hayalimiz vardı ama… Tüm fiyatlar fix: 200g süt 10.000, bira küçük yada büyük 10.000, crepes 10.000, çorba 10.000, tabak dolu yemek 10.000, basit sade pilav 10.000, bir mandalina 10.000, bir kilo muz 10.000. bunlar en ucuzları. Bir resime 60.000 diyorlar 10.000 e alıyorsun. Sıkıcı bir ortam, her yer Fransız, aradığımızı bulamadık daha galiba. Ne güzel relax yapalım dedik ama burada her bir yemek için pazarlığa oturacaksan ve sürekli kazık yemiş hissine kapılacaksan kalsın deriz. Şehir gerçekten güzel.  Nightmarket kuruluyor, Hmong kabilesinden insanlar el işleri satıyor. Biraz Çin el işine benzese de bir çoğu, çok güzehediyelik hatıralar bulunuyor burada. Ama tüm gezi boyunca hediyelik eşya mı taşıyacağız yanımızda, Bangkok a bırakıyoruz alışverişi.
Yemek sokağı buluyoruz hemen Hmong pazarın sonunda. Girişte garip garip yemekler satılıyor.
 Manda derisi. Tüylü yada tüysüz. Nasıl yenir bilmem. Tavuk ayakları, Domuz kafası, bağırsaklar, sosisler, sucuklar vs. Izgaralar bana çok çekici gelse de Ayşegül uzak duruyor etlerden. Pazarın son kısmında bir tabak 10.000 yemekcileri buluyoruz. Dolduruyorsun makarnaları, pilav, sebze, kızartmaları, fix 10.000 ödüyorsun. Yanına bir sucuk alıyoruz, ballı sucuk. Yani et, ama tatlı bir sosun içinde. Keşke tavuklardan alsaydım, köy tavuğu bunlar, kimbilir ne lezzetli kurtlar, böcekler, bitler pireler  yemişlerdir ölmeden önce. Tüm tavuk 60.000 biraz pahalı geliyor bana. Yine tıka basa doyduk. Evimize gidiyoruz.




Internet çok yavaş. Fotoğrafları yüklemekte çok zorlanıyorum, daha yılbaşının fotolarını bile yükleyemedim. Skype ile Ayşegül annesiyle ve halasıyla konuşmak isterken elektrikler gidiyor. Elektrikler biraz sonra gelse de, internet kaput. Uyku zamanı, ne yapalım.

4.1.2012 Luang Prabang
Biraz geç uyandık ve uykumuzu aldık biraz. Öğlene kadar odada takıldık. Internet, araştırmalar, neler yapılacak, sonraki gezinin planları. Muzlarımızı tükettik, öğlen olunca da çıktık, gözümüze bir çorbacı kestirmiştik. Ben kendime bir noodle soup with beef alıyorum, Ayşegül de sebzelisinden. Lemise de bir Nutellalı crepes.

"heritage house" Luang Prabang



Heritage House diye bir ev restore etmişler, Unesco tarafından finanse edilmiş. orjinal bir Lao evi. bahçesi de çok güzel, bence yaşanır böyle.
Tapınak zamanı. That Phousi buranın en ünlü tapınağı. Girişte That Chromsi tapınağı, içinde güzel duvar resimleri olan eski bir tapınak. Girişte bir kadın bardak büyüklüğünde bir kafesin içinde iki kuş tutuyor. Sen para veriyorsun ve kuşlara özgürlüğü veriyorsun, böyle de bir iyilik yapmış oluyorsun… deli mi ne! Para verecem ve bu karı bu kuşları bana serbest bıraktıracak. Bir gün sonra yine ağına kuşlar takılmış olacak ve onları da serbest bırakmak için başka bir keriz yine para verecek. Para vermem, bu karı da kuş yakalamayı bırakır, daha büyük bir iyilik yapmış olmaz mı? Dişleri de afyon içmekten simsiyah olmuş cadının. That Phousi’ ye çıkmak için 134 basamak çıkıyorsun, bir iki nefes alıyorsun ve 20.000 Kip giriş ödüyorsun. Lemis’ in arabasını çıkardıktan sonra Lemis de “kucak” diye tutturduktan ve 190 merdiven daha var yazısını okuduktan sonra oradaki koltuklara yayılıyoruz ve That Phousi yi sonraki hayatımıza bırakıyoruz. 
Wat That Phousi girişi, 136 basamak sonra bir 195 basamak daha çık, hemen sağda...

döver seni Çinli,
 azarsan bu kadar, zilli.

"Wat That Chomsi" 1800 lerden kalma duvar resimleriyle ünlü.(bakınız azgın at)



Otogara gidelim kararı alıyoruz. Çok uzak değil, 2-3 km. … yalanmış! Yürü yürü bitmiyor. İnadına da binmiyoruz tuktuk lara. Ta ki yağmur başlayana kadar. Bir tuktuk duruyor, 30.000 den 10.000 e anlaşıyoruz. Bizi gara götür ve oradan Phousi markete bırak. Mırınkırın etse de götürüyor bizi gara. Daha en az bir km yol daha varmış, iyiki binmişiz. Patır patır yağmur yağıyor bu arada. Garda iniyoruz ve biletlerimizi satın alıyoruz. 130.000 e satılan biletler burada 105.000. 50.000 kardayız, ama git gel yol masrafı falan filan, pek de mantıklı değil. Tur şirketlerinden almak da çok mantıksız değil. Ama biz Phossy market e de gitmek istiyorduk, o da otogarın yakınında. Gara bırakan tuktuk kayıp. Bakınıyoruz ama yok. Parasını da vermemiştik, o yüzden çok da sıkıntı yok. Pazar yerine gitmek için bizden 50.000 isteyen de oluyor, 30.000 de. Biz yürüyoruz. 100m sonra bir bakıyoruz bizim tuktuk geliyor. Kaçak, başka müşteri peşine çıkmış olmalı ama şansı yaver gitmemiş dürzünün. Yağmurdan yerler ıslanmış, çamur içinde her yer. Pazar tam bir köy pazarı. Yerlerde sebzeler, meyveler, hiç de taze görünmüyorlar. Sıcaktan mı yoksa doğuştan mı, sebzeler ve meyveler kötü durumda … derken Pazar sehpalarına geliyoruz. Yığınla etler, bağırsaklar, sinekler ve böcekler. Çok kötü bir koku, balıkların üstünde kara sinekler, yeşil sinekler. Ayşegül dayanamıyor ve çıkıyor pazar yerinden. Lemisin buggy sini de veriyorum, Lemis le birlikte geziyoruz. Ben bile bulamıyorum alacak bir şey. Sonunda 2 havuç(10.000), bir kilo muz (10.000)alıyoruz ve çıkıyoruz. Yine sıkı pazarlık ve 10.000 e merkeze dönüyoruz. Dedik ya, her şey 10.000, ama pazarlık yapacaksın.





balık bağırsağı lazım mı abla


leş pazarı

Lemis "bu oyuncakların hepsini alıyorum" dedi ve fotoğrafını çekti .

büyük hindistancevizlerin suyu pek güzel olmuyor. Küçüğü daha makbul muş meğer
Royal Palace Luang Prabang


Tiyatro ve Royal Palace bahçesi


Royal Palace



Royal Palace ve tiyatrosunu görüyoruz, birkaç Wat That lara dıştan bakıyoruz ve hindistancevizi içmeye gidiyoruz. Ben Masaj diye tutturuyorum. Bir tane ünlü hamamlı masajcı varmış, onu buluyoruz ama canı istemiyor masajcının. Luang Prabang ı sevmedik, bu yüzden mi geliyor bunlar başımıza? Luang Prabang Bakery den istanbuldan tanıdığımız ve bildiğimiz çikolatalı kurabiyelerden alıyoruz, fıstık ezmeli crepes de yiyoruz ve Silvali Guesthouse umuza dönüyoruz. Ginger tea derken ben sızıp kalıyorum. 15 dakika kestirme benim enerjimi geri getiriyor ve dışarı çıkıp yine yemek denemelerine akıyoruz. Bu sefer ne tatlar deneyeceğiz? Pizza mı yesek yoksa… Burger King olsa dalardım valla! Buraya Burger King açsan köşeyi dönersin, o kesin. (yanlış anlamayın, fast foodcu değiliz, ayda yılda bir yeriz junk ları, ama ekmeği ve tanıdık tatları da özlüyor insan. Bir de her gün dışarıdan beslenmek de yorucu oluyor. Nerede ne yesek derdi. Yulaf ezmemiz de bitti zaten, nereden bulacağız şimdi bir numaralı kahvaltımızı? Yine Hmong pazarın arkasındaki yemekçilere dalıyoruz. Ben çorba içmek istiyorum, Ayşegül “açık büfe tabak doldur doldurabildiğin kadar” cıdan elbirliğiyle tabak yığmaca dolduruyoruz. Lemis ne yer, biz neleri denemek isteriz, ne neyle karışırsa kötü olmaz konstellasyonu, aranjmanı. Lemis patateslere dalıyor, bu sefer sebzelere dokunmuyor, ama bazı ilginç köfteleri de yutuyor. Çorbaya yer kalmıyor. Neyse, çorba da başka bir güne. Garip soslu tatlılardan alıyoruz. Küçük poşetin içinde beyaz bir sıvı, içinde de yeşil ve kırmızı solucanlar. Pirinç makarnalarını boyamışlar ve hindistancevizi sütüne koymuşlar. Yanında da hindistancevizi-başka meyve karışımı kızartma topçuklar. Şansımıza her ikisi de tatlı çıkıyor. Küçük renkli sülükleri kamışlarla fırk fırk çekiyoruz, topçuklar da bandırma usulü lüpletiliyor. Lemis kamışla flüt çalmaya başlıyor, keyifli bir Luang Prabang akşamı işte. Yarın erkenden yola çıkacağız, erken yatan erken kalkar falan…
Bloga fotoğraf koymak için canım çıkıyor gece. Tam yüklüyor, takılıp kalıyor. Ben de sabaha karşı pes ediyorum, bilgisayara bir defragman ve C: check atıyorum ve sinir olmuş bir şekilde sabahın köründe uykuya dalıyorum. Tam uykuya dalmışım gümbür bir ses. Yağmur yağmaya başlıyor. Yağmur mu artık, sel mi belli değil. Yoldan nehirler akıyor, kovadan boşalası değil, deniz dalgaları yağıyor gökten. Sabaha nasıl gideriz, sel basarmı, sel basarsa ne yaparız endişesine kapılmama gerek yok, o kısmı Ayşegül üstleniyor ve uykuya devam.




5.1.2012 Luang Prabang- Vang Vieng
Uykusuzum. Lemis de öyle, Ayşegül de. Toparlandık, indik, tuktukcular beklemede. Biz kahvaltımzı yapacağız ama daha. Crepes yiyelim diye çıktık yola, Lao insanların yavaşlığı ünlüdür, tembel değillerdir, ama biraz ağırçekim film gibiler biraz, crepes istiyoruz, gülümsemeler, buzdolabını açma, bakma, kapama, gitme, gelememe, başka birinin birkaç dakika sonra gelmesi, ve gitmesi,…ama hep gülümsemelerle, ve samimiyetle. Acelemiz pek yok, otobüsümüz bir saat sonra kalkacak ama bu kadar da large olamıyoruz. Otogarda da yemek var, Otobüs biletinde de bir yemek fişi var, açlıktan ölmeyiz herhalde derken otogara gidiyoruz. Yeni taktiğimiz: iki tuktuk durduruyoruz, ikimiz ikisiyle ayrı ayrı pazarlık yapıyoruz ve yine 10.000 e daha kısa bir pazarlık uğraşı ile hedefimize ulaşıyoruz. Otogarda Otobüsümüz hazır bekliyor. Crepes ci arıyor gözlerimiz, köpek eti BBQ ve Manda derisi şeritleri buluyoruz. Bir de Sandwich ci. Bir bol soğanlı tonbalıklı sandwich, benim için, iki peynirli sandwich Lemis ve Ayşegül için. Bir de, olmazsa olmazlardan: parmak muz. Otobüsün en ön sırasındayız. 3 ve 4 numara. Otobüs kalkar kalkmaz birer şişe su ve poşet dağıtılıyor.
Luang Prabang – Vang Vieng yolu kötüymüş. Nasıl olur, 185 km yol 6 saat sürebilir? Yol kötüymüşşşş, çok kötü, gerçekten çok kötü. Poşetler boşuna dağıtılmıyor çünkü birçok insan poşetleri kullanmak zorunda kalıyor.
Yelken gezilerinde öğrendiğim bir şey vardı: mide bulantısına karşı hep dışarı bakmak gerekiyor. Mide yolda olduğunu, oturmasına rağmen hareket halinde olduğunu bilmesi gerekiyor. Dışarı bakınca da hareketi anlıyor ve mide bulanmıyor.
Lemis laptopumuzu alıp oyun oynamak istesede biz ona tabiî ki izin vermiyoruz. Lemis de anlayışla karşılıyor, çünkü “karnım ağrıyor” la başlıyor ve boğazım bulanıyor la bitiyor. “Dışarıya bak” dememize de “neden?” leri zorluyor. Biz de oyun oynamaya başlıyoruz: sağ virajda “rechts” sol viraj da “links” diye kaptana copilotluk yapmaya karar veriyoruz. Bu yolculukta Lemis sağ-solu öğrenemediyse hiç öğrenmez… virajlar inanılmaz! Google earth dan bir ara gittiğimizin yolunun haritasını indireceğim müsait bir zamanda. Lemis şansımıza uykuya dalıyor ve 1.5 saat uyuyor. Dağlık bir bölgeden geçiyoruz baştan sona kadar. Manzara muhteşem. Orman, kasabalar, tarlalar, muz, ananas, teak… Kasabalarda genelde süpürge otlarından süpürge üretiyorlar, çoluk çocuk süpürge otu kesiyor, tohumlarını döverek ayıklıyor, kurutmaya koyuyor, bağlıyor, yüklüyor vs. Okul çıkışı sürüyle çocuk yollarda, bizim şoför de kıl payı çocukların dibinden geçiyor. S virajlar değil, Ş virajlar, Q virajlar bunlar, Ğ virajlar! Kamyonları sollarken bir kornaya asılıyor, gelen varsa dursun, adam olsun, ezilmesin diye…ve çukurlar, çukurlar çukurlar. Bazı çukurların üstünden uçuyoruz, bazı çukurların kenarından, bazı çukurların da altından geçiyoruz.
Biz iyiki otobüsü tercih etmişiz bu arada. “VIP”Minibüs lere 13 kişiyi sıkıştırıp bu yollara sokuyorlarmış. Sıkış tıkış 13 kişiden biri kusarsa zincirleme herkes nasibini alır, değilmi? Arkadan öne doğru herkes birer hatıra bırakır ön deki arkadaşlarına. Kokusu yeter, neyse, konuyu uzatmayalım…
Yola çıkmadan önce bir mayonezli bol soğanlı, az tonbalıklı sandwich yuttum. Ayşegül biraz bundan da kötü oldu galiba, ama bir vukuat çıkmadan yolu bitirdik hep beraber.(arka koltuklarda durum baya farklıydı). Sıkıldık. Sağ, sol, sağ, saaaaaağ, sol, soooool, bitmiyor. Yemek molası gelsede biraz değişiklik olsa bari. 4 saat geçti hala durmak yok. 5 saat geçti, durduk. Otobüsden beyaz suratlar dökülüyor. Yemek fişimizle gidiyoruz, tek kişilik küçük kantin, 3 çeşit yemek, pilav üstü. Berbat görünüyor. Ben bile etin yüzüne bakmıyorum. Sevimsiz bir şekilde yemeğimizi alıyoruz ve mutsuz bir şekilde yemeklerimizi tadıyoruz. Yenecek gibi değil. AAA! Arkamızdakiler taze sebzeli çorba almışlar, ben de dünden beri çorba diye sayıklıyordum. Çorbaları görmemişiz. Ben yemeğime acıyı basıyorum, tat alma hücrelerini yakınca her yemek yenir. Acı bakterileri de öldür, o yüzden benden tavsiye: tazeliğinden emin olmadığın yemeklere acıyı bas, sonradan pişman olma.
Tuvaletler yemekleri gibi, satılan meyvelerde tuvaletleri gibi. Biran önce çıkalım buradan ve varalım artık Vang Vieng e.
185km, 7 saat. Bizim internetten araştırdığımız guesthouse otogarın biraz ilersinde. 200 metre en fazla. Okul ve high school a paralel, hemen Wat That bilmem ne nin yakınında. Otogara varıyoruz, herkes tuktuk a, bizim hostel yakın, hemde şehir merkezinde, tuktuka binmeye gerek yok. Yanlış! Bu otogar o otogar değilmiş meğer. Okul var, high school da var, Wat That bilmemne de var, ama guesthouse yok. Çünkü şehrin öbür ucunda da Wat That bilmemne ve okul ve öğretmen okulu varmış. Küçük bir yer, uzak değildir diye yürümeye başlıyoruz. 2 backpack, bir sırtçantası daha, bir adet buggy sine oturmak istemeyen Lemis ve tabiî ki Lemisin buggiesi. Yerler toz toprak, çakıl taş, arabalar psikopat, bisiklet ve motosikletliler de aynı. 4km yürüdükten sonra yanlış yolda olduğumuzu kabulleniyoruz. Sonunda Bungalow ları buluyoruz. sıkıcı bir yer. WiFi yok(sıcak su olmasın ama internetsiz asla!). beğenmedik! Ve şehir merkezine hiç de yakın değil. Biz merkeze daha yakın olan Pan Guesthouse a yerleşiyoruz. Temiz bir yer, fiyatı da gayet uygun(60.000kip=6 Euro)ve yorulduk artık. Oturalım artık, relax! Komşularımız bir Fransız aile. 4 tane çocuk var bunlarda da. Bizimki de onlarla birlikte oyun oynuyor ve biz de biraz nefes alıyoruz. Akşam yemeğimizi “friends” dizisini gösteren bir restoran da yemeye karar veriyoruz. Kasaba full yabancı. Heryerde Fransız, Alman, Australia, Kiwi…ve genelde üstü çıplak erkekler, zom olmuş, sallana sallana gidiyorlar, kızlarda pek farklı değil. Hava daha yeni karamış ver hepsi leyla. Yanımızda oturanlar Alman, bir tuhaf bakıyorlar yanlarına oturunca; meğer mantar yemişler, kafaları güzel! Lemis onların dibinde hiperaktifliği tutmuş hareket içinde. Teker teker 20 cm kadar yüzlerinin yanına gelip gözlerin içine bakıyor! Korku içinde ler gençler, hahaha! Biz İngilizce konuşuyoruz, onlarda almanca dedikodu yapıyorlar. “yere bakmam lazım, bana her şey çok fazla geliyor şu an”, “çok abartı görünüyormuyum”, “renkler çok fena” bizi biliyorlarmı acaba”, “bu çocuk hissediyormu bizim durumumuzu” gibi laflar söylüyorlar. Başlarına gelecek en kabus masa komşusu olmuşuzdur, ama umurumda değil. Hemen arka tarafımızda yine İspanyol çiftimizi görüyoruz. Lemis ile birlikte bir güzel oyalanıyorlar. Defterime bol bol resim çizip duruyorlar. Vang Vieng mushroom pizza(happy pizza), afyon ve marihuana sıyla ünlüymüş, haberimiz yok. Oturanların bir çoğunda o brain damage capacity overload surat ifadesini görebiliyorum, Lemis de “horrortrip ci sandman” olarak bir masadan öbür masaya zıplıyor ve anlam sınırlarını zorluyor. Çok eğleniyorum. Ayşegülün çorbası tatsız tuzsuz bir şey. Hiçbir şeye benzemiyor. Benim Laap yemeğim, Laos un ünlü kavurmaya benzeyen yemek, sticky rice ile servis ediliyor, gayet lezzetli. Bir de o favori papaya salatam, acısız demememize rağmen acı geliyor ve bana kalıyor. Çıkıyoruz yemekten sonra bu restoranttan. Fiyatlar Luang Prabang dan farklı değil. Laos un “Türkbükünden” Olympos una gelmişiz meğer. Bakkalları geziyoruz, fiyatlat Thailanndan iki katı, ve fiyatları kafalarına göre uyduruyorlar, belli. Yulaf ezmesi buluyoruz! müsli, 55000 diyor, deli mi ne! Bir de sade yulaf ezmesi, ona da 49000 çekiyor! Meyvelere de abuk sabuk fiyatlar. 
Hostele varıyoruz, duş muş ve yatak. Kapı önünde paldır küldür sesler, her ses duyuluyor, duvarlar samandan. Ama uyku güzel geliyor. Rahat 10 saat uykumu alıyorum.



Sinir olup çıkıyoruz. Nehirin karşısına bir köprü üzerinden geçiyoruz ve cennete ulaşıyoruz! Karman çorman sarhoşların arasından bir köprü , nehir ve huzur. Fırat ve Araf! Bungalowlar, ilerde bir ateş, gitar sesi, huzurlu bir şekilde oturmuş sohbet eden bir gurup insan, geldiğimizi görünce duraklayan ve samimiyetle selam veren ve iletişime geçen güzel insanlar. Lemis gitar çalıyor, sonra da dans ediyor. Yarım saat kadar kalıyoruz orada, Lemisin yatma saati geldi, ama önceden yerimizi ayarlıyoruz yarın için. Eşyalarımızı alıp buraya geçeceğiz ve relax tatilimize başlayacağız.


6.1.2012 Vang Vieng
Pan Guesthouse dan çıkışımızı yapıp Banana Bungalows a gidiyoruz. Ağaçevi, double yatak, banyosuyla birlikte 80.000 Kip. Banyosuzlar 30.000. Pan Guesthouse dan muhasebe işlerini öğreniyorum Laos turizmcilerin: ayda 100 dolar ödüyorsun ve o kadar. Bu benim muhasebem diyor Chris ve bana bir parayla dolu hasır sepet gösteriyor. Fiyatlar bu yüzden bu kadar ucuz. Devlet de ekstradan sömürmüyor en azından. Verandamıza yayılıyoruz. Hamakları işgal ediyoruz ve Lemis de çimenlerde zıplıyor. Çok nefis bir Laos kahvesi içiyoruz ve Çamaşırlarımzı yıkatmaya veriyoruz. 5 kilo çamaşır, 5000 kip kilosundan yıkıyorlar. Yerleşmeden önce dünkü bakkala uğruyoruz ve şu aşırı pahalı yulaf ezmesinden almaya karar veriyoruz. Gerçek sahibi orada bu sefer ve fiyatlar 45 den 18 e düşüveriyor! Süt, meyve, hepsi anlamlı fiyatlara iniyor. Bir ananas seçiyorum, adam geliyor, geri koyuyor ve bana daha sarımtırak bir tanesini seçiyor. Daha tatlıymış bunlar. Karpuz da var, bri kiloluk en fazla, ama çok da nefis çıkıyorlar hepsi. Havuç elma ve süt, alışveriş tamam gibi. Bir muz eksik, onu da başka yerden alacağız, çok yeşil geliyor bize bunlar. Marketimizi bulduk, ne mutlu bize, kalacak yerimiz de güzel, çok güzel bir gün. Muzumuzu bir evin bahçesinden alıyoruz, kadın bahçesindeki muzları satıyor. Dişler afyon içmekten simsiyah olmuş, ama nasıl rahat ve içten gülüyor, helal olsun ona. Kahvaltımız muhteşem. Ananas mı, şekermi, belli değil. Lezzetli mi lezzetli. Muzları da koyuyoruz ve müslimizi kaşıklıyoruz.









Hadi organic mulberryfarm a. Bildiğimiz dut ağaçlarından çay, şarap, turta yapıyorlar, Rosehip çayı üretiyorlar ve hayvancılığa da başlamışlar. Otobüsle geldiğimizde sağ tarafda bir yerde görmüştüm tabelasını. Hadi yürüyelim diye karar veriyor Ayşegül, bana kalırsa biraz uzak, motor kiralayıp da gidebiliriz aslında. Yok yürüyeceğiz. Lemis yorgun, dakika bir gol bir kucak istiyor. Benim sırtıma yapışıyor. 




Bir km sonra uykuya dalıyor, tutması daha da zorlaşıyor. Yol kenarından yürüyoruz, çok tozlu ve çukurlar içinde. 4km sonra bir guesthouse bulup Lemisi bulduğumuz ilk sedire yatırıyoruz. Ev sahibleri çok tatlı bir çift, çok ilgileniyorlar. Biz kendimize bir bira alıyoruz ve oturuyoruz. 




Kadın orada dikiş dikiyor ve adam da küçük bir mangalda 3 adet sıçan kızartıyor… gayet normal. Kıllarını tütsülemiş, kuyruk falan çıtır çıtır olmuş. İçi temizlenmemiş üç tane lağım faresi. Bir dişi köpek ve iki tane yavru köpek kenarda emziriyor.
Minicik köpekler, bebekleri sıçan kadar! Yok, bunlar onlar değildir, kemirgene benziyorladı bizim şu ızgaradaki yaratıklar. Ve ızgaradakilerden daha ufaklar. Karı koca çok güleryüzlüler, bize ikram ederlerse ne yaparız acaba diye düşünmeye başlıyoruz. Türkiyede Bodrumda anne ve baba oturmuşlar, anne ev işleriyle ilgileniyor, baba da akşama rakı için mezelik haşarat kızartıyor. Çok komik. Sıçanların kuyrğu çıtır çıtır, adam alıyor onları ve bizim arkamızdaki tezgaha gidiyor. Eline satır alıyor ve çatur çutur parçalara ayırıyor sivridişlileri. Umarım içini de temizliyordur hayvanların. Biraz sonra iki adet muzyaprağından yapılmış poşetle geri geliyor ve bu poşetleri közün üstüne koyuyor.



Anlaşıldı:

Tom’un Fare Jerry pişirme yöntemi:
1-      1- Taze fare yakalanır ve işi bitirilir.İçini ayıklamadan ateşte kılları tütsülenir. Derisi de pişsin ama yakmadan(derisi ve altındaki yağ tabakası çıtır çıtır olacak, suyu içinde kalsın, ziyan etmemek lazım)
2-       2- sonra al o hayvanları ateşten, içini temizle ve şeker küpü boyutlarına sok. en iyisi bir satırla bu işi halledersin.
3-       3- Muz yapraklarından yapılmış poşete koy, çürük balık ve sübye sirkesi kat yanına, zevke göre soya sosu ve balık bağırsakları da koy, belki biraz biber. 
4- Kısık ateşte muz yaprakların iyice kararmasına kadar pişir. Suyunda kalsın, tadı suyunda.
5-      Afiyet olsun.



burada kızartma sıçan yiyebilirsiniz



Lemis uyanıyor, biz biramızın parasını ödeyip gidiyoruz. Sıçanların hazır olmamasından dolayı bize yemeklerinden ikram edemiyorlar, artık bir dahaki sefere inşallah.

Koku bizim karnımızı acıktırmış. Bir bakkala giriyoruz ve deniz yosunlu çips alıyoruz. O da kesmiyor, başka bir bakkaldan da karides aromalı cips alıyoruz. Mulberry farm’ a ulaşıyoruz. Hayalimizde huzur dolu ekolojik meditatif yardımseverler topluluğu vardı, ama gümbür gümbür pop çalan onlarca beach bar açılmış hemen dibine. Tubing olayının başlangıç noktası tam diplerinde. Çok yazık olmuş onlara! Önce şu barlara bakalım. Girişte bize bir whiskey ikram ediyorlar, berbat bir şey. Q-Bar tam başta, fena eğlence. Hekesin üstünde marker larla yazılar var. Güneşin anlında içki çarpar, herkes zurna.





Bileklik takıyorlar hemen girişteki barda, Lemis gözbebeği oluyor herkesin. Çılgınca dans edenler, saçma salak drinking games oynanıyor. Bir uzun masanın iki ucunda bira bardakları, her takım karşılıklı karşı bardaklara pingpong topu fırlatıyorlar, bardak içine isabet edince karşı takım birayi fondip içiyor. Kazanan bar oluyor bu durumda elbet. Ve iki lavuk yarış ayağına zurna oluyor. Bende oynamak isterdim…




Lemis çılgınca dans edenleri hayretle izliyor ve sonrada taklit ediyor. Çok komik hareketler, keyfimiz yerinde. Tek ayağa balon bağlanıyor, herkes birbirinin balonunu patlatmaya çalışıyor. Komik bir müzik eşliğinde dengesizce zıplayan bir sürü insan. görüntü çok komik.
Nehir kenarında sedirler, masalar. Tam gün geçirmelik bir ortam. Barmenlerin çoğu da yabancı, misafirlerin dillerinden anlayan cinsten. Lemis bir sürü insanların sırtlarına, bacaklarına ve kollarına resim çiziyor. Herkes çok neşeli. Tubing denilen olay da nehir kenarından araba lastiğine biniyorsun ve akıntıyla varış noktana ulaşıyorsun. 4 km sakin akıntıyla gezinti yani. İşin cılkını çıkarmışlar ama.

Her 50 metrede bir bar insanları çekmeye çalışıyor, resmen olta atıp insanları sahile çekip içki satıyorlar, he yer bangır bangır müzik. Free shot ricewhiskey de var, tam baş ağrıtan, kör eden cinsten. Şişesi biradan ucuz. Karşı bar da 5-6 metre yüksekliğe bir platform yapmış, insanlar oradan atlıyor, ip gerilmiş, oradan suya zıplıyorlar. Kayalara çarpan insanlar ölüyormuş deniliyordu, nedenini çabuk anlıyor insan. Kafa bir dünya 5 metreden kayanın üstüne çakılırsan pek de bir şey hissetmezsin büyük ihtimal, belki son saniye “hassssi….trrrr!!!!” / ” FUUUUxxxK “çığlığı, ancak o kadar. Vieng Vang da hastane yok bu arada. En yakın hastane Bangkok desem yeridir. Neyse, geç olmadan evimize dönelim. Bu tubing olayına ileriki günlerde kesin katılmak istiyorum!(ve kayaya çarpmadan da o tepeden zıplamak istiyorum, harharhar).

Mulberry farm’a gidioruz, asıl amaç da oydu bugünün.

Restoranı pahalı, ama organik yemeklere daha fazla para verilir, değil mi? Biz aç değiliz. Çiftliği geziyoruz. Rosehip çiçeklerini kurutmaya koymuşlar, kurumuş bütün çiçekleri örtünün üstünden toplayan kadına Lemis de yardımcı olmak istiyor. Sepete topluyor çiçekleri, sepet dolunca da çuvala dolduruyor. Çok zevk alıyor bu işten. Sonra arka bölümdeki ahırları keşfediyoruz.




Keçiler için bir ahır yapmışlar, ahır yerin 2.5 metre yüksekliğinde. Merdivenle çıkılıyor. Kapalı ağaç çitlerin arasından bizi keçiler karşılıyor ve sevdirtiyorlar kendilerini. Çiş ve kakalar zeminin ızgara gibi olan deliklerinden yere düşüyor. Yerde pislikleri toplayan sandıklar var. Bu sandıkların içindeki bu dışkı da gübre olarak bir yerlere kullanılıyordur. Organik çiftlik sonuçta. Tertemiz her yer. Bizim bildiğimiz ahır kokusunun eseri yok. Sistem süper! Alt kısımda domuzlar var. Bir dişi domuz bebişlerini emziriyor! 10 tane bebiş! Çok da ufaklar, daha bir haftalık en fazla.



Yan tarafda da Hamster kılıklı kemirgenlerin kafesi var. Meerschweinchen. Bu yörelerde bunlar yeniliyor, Ayşegüle aktarmıyorum bu bilgiyi. 
starfruit

Papaya

mud house

teak ağacı

Yoldan devam ediyoruz, Teak ağaçları ekilmiş, bazı yerlerde Durian Fruit ağaçları, Starfruit ağaçları, Papaya, Zencefil, Pomelo, Muz, Ananas ve bir sürü başka meyve ağaçları. 





Mudhouses yazısına geliyoruz. Çamur evleri. Şişeleri kullanmışlar, ışık girsin diye. Okumuştum bu tarz evlerinin yapımını, araştırmak da istiyordum, şimdi gözle görüyorum. Çok güzeller. Malzeme basit, ucuz ve dayanıklı.
Tarlaya ulaşıyoruz, bodur Dut ağaçları bekliyordum, ama bunlar bodur değil, fideden küçük. Belki 30 cm, bazıları 50 cm. Köylüler taze çıkan yaprakları topluyorlar. Lemis de aralarına karışıyor ve onlara yardımcı  olmaya çalışıyor.




Biz çiftlikten ayrılıyoruz, tuktuk’ a biniyoruz ve merkeze dönüyoruz.

Restoranların menülerini okuya okuya gidiyoruz, bize uygun bir yer bulsak da yesek diye. Yemek zamanı. Bizim komşular, Fransız arkadaşları görüyoruz bir restoranda. Burası çok iyi ve uygun diyorlar. Fiyatlar başka yerlere göre yarı yarıya. Lao noodle soup, hindistancevizi suyulu. Thom Kha Khai çobası gibi, bizim favorimiz! Ve fiyatı 10.000! başka yerde 20.000 altına içemiyorsun çorba. Burası restoranımız oluyor, bundan sonra buradayız. Lemis omlet yiyor, kocaman omleti nasıl bitiriyor şaşkınlıkla izliyoruz. Yemekleri çok lezzetli, servis samimi. Lemis tüm masalarla tanışıyor, güzel vakit geçiriyor, biz de rahat rahat yemeğimizi yiyoruz.

Bungalowumuza dönüp bilgisayarımızı alıyoruz, internet bulmamız lazım. Çamaşırlarımız yıkanmış, onları da alıyoruz. Bu sırada da hamaklarda biraz bir sızıyorum, Lemis yakar top oynayan çocukların arasında zıplayıp duruyor, voleybol bulup onunla oynuyor. Çok güzel bir yer bulmuşuz! Keşke interneti olsa, hiç ayrılmayız buradan.



Lucky restoran diye bir orijinal Lao yemekleri yapan bir yere oturuyoruz, iki kahve,bir de wifi şifresi lütfen… İnternet hızlı! İnternetimizi de bulduk, yerlisi olduk buranın. Ben Bloga bi sürü resim yüklüyorum, maillere de bakmaya çalışıyorum. Lemis de restoran sahibinin çocuklarıyla oynuyor, benim başımın üstünde zıplayan bir değil üç çocuk. Ama saat da çok geç olmuş, Lemis arıza ya bağlamak üzereyken ayrılıyoruz. Banyo, Zaehneputzen(dişlerimizin fırçalanması ayini) ve yatak. Ben Blog yazıma devam ediyorum.
Çok ses geliyor dışarıdan, ama çok da umursamıyorum, party bölgesindeyiz sonuçta.

7.1.2012 Vang Vieng
Gece çok geç olmuş, Lemisten bol bol tekme tokat yemişiz tüm gece. Gecenin ortasında asılı olan meyve torbamızdan koca Pomelo meyvemiz küt diye yere düşünce fırlıyoruz ayağa. Pomelo kavun büyüklüğünde bir tür greyfurt. Greyfurt kadar ekşi değil, kabuğu da çok daha kalın. Kabuğu soyulunca greyfurt kadar bir şey çıkıyor.(pazardan aldım, kocaman; soydum onu, hüsran). Çatıdan da patır patır ayak sesleri geliyordu, ya fare, ya başka bir şey, ama pek de küçük hayvan gibi de değil. Belki gündüz gördüğümüz BBQ sıçanların ruhları bizi takip etmişlerdir??! Neden tadımıza bakmadınız diye…


Uyku tatlı geliyor ama Lemis saat 7 gibi uyanıyor ve bizi dürtüklüyor. “Kalkın, sabah oldu” pek sabah neşesi yok bende henüz. Kahvaltımız yine Ananas, muz ve yulaf ezmesi.

Biraz keyif yaptıktan sonra Lemis ile birlikte motor kiralamaya gidiyorum. Günlüğü 40.000 den bir yer buluyorum. Saat akşam 7 gibi geri getirmem gerekiyor. 24 saati 70.000 miş. Ben pazarlık yapıyorum ve ertesi gün akşam 7 ye anlaşıyorum, 80.000 e. Pasaportum rehine kalıyor. Motor semi otomatik, yani vitesli. Ama gayet iyi bir makine. Benzinciye gidip depoyu dolduruyorum. 2.5 litre, 25.000 kip. Litresi 1 euro yani.
Ayşegül bekliyor. Müsli hazmedilmiş bile, restoranımıza gidip çorba içelim diyoruz. O asma köprüsünden motorla geçmek heyecan verici, korkuluklarının bir tanesinin olması da ekstra keyif. Çorba lar süper. Lemisin zürafası kalmış burada, restoran sahibi bizi tanıyor artık ve bize getiriyor kaçak zürafa annesini. Yemekten sonra hemen mağaralara gidelim diyoruz. Fena bir toprak yoldan tarlalardan, ormanlardan geçiyoruz ve giriş kapısına geliyoruz. 20.000 kip kişi başı. Ve baya bir yol yürümek gerekiyor, tepelere tırmanıyorsun, mağaranın içi de zifiri karanlık ve kaygan, sonunda bir lagün e ulaşıyorsun ve yüzebiliyorsun. Kulağa çok hoş geliyor, ama Lemis ile yapılacak bir iş değil. Oturuyoruz ve örümcek ormanını keşfediyoruz. Bazı tohum ve meyve topluyoruz. Lemis Kanadalı bir çiftin karpuzuna sulanıyor ve karpuzu şapur şupur yiyor. Hadi keçileri görmeye gidelim diye tutturuyor Lemis. Dönüş yolunda ortada oturmak istiyorum diyor kızımız. İlginç, ama nedeni hemen belli oluyor: uyuyor aramızda! Bungalowların yanından geçerken yatıralım bari yatağına diyoruz ve yatırıyoruz. Motor kiraladık, her yeri görelim diye erkenden kalktık ve bizimki uykuya daldı. 2 saat uyudu! Bu arada komşu fransızla güzel sohbet ediyoruz. Başka güzel mağaraların olduğunu da söylüyor. O iş yarına kalıyor ama. 


Lemis uyanıyor ve keçilerin yanına, Mulberry farm a gidiyoruz. Çiftiğe ulaşıyoruz, burada yan barların müziği korkunç geliyor. Tüm sesler karışıyor ve ses kirliliği oluşturuyor. Çok yazık olmuş Mr. T ye. Mr. T burayı kuran ve yaratan adam. Kasaba çocuklarına İngilizce eğitimi verdiriyor yabancılara bedava oda vererek, okul taşıtı almışlar ve çevredeki öğrencileri bedavadan taşıyorlar okullarına. Yardım sever yabancılar gönüllü olarak çiftlikte çalışıyorlar. Keçi beslemeye başlamışlar ve sütünden peynir üretiliyor, (peynir yemeyen bir millet olduğunu unutmamak gerek). Domuz ve tavuk da yetiştiriliyor, zencefil de, Kuşburnu, Rosehip çayları, ve mulberry, yani Dut. Dut ypraklarını kurutup fermente ediyorlar ve çayını yapıyorlar. Dutlarından turta, şarap ve rakı da yapıyorlar. İpek üretimine, üretimi çok zahmetli ve pahalı olduğu için son vermişler. Diplerindeki barlar pansiyon işlerini fena baltalamış. En büyük gelir kaynakları kesilmiş.
Dut yaprağı çayı içiyoruz. Yemyeşil ve yeşil çay tadında leziz bir şey. Ben de ice Tea sinden içiyorum. Mr T ile bu arada tanışıyoruz. Lemise bir tabak dolusu cookie ikram ediyor. Dut ezmeli çok tatlı ve leziz bir bisküvi. Bol bol soru soruyorum kendisine, severek cevaplıyor her sorumu. Bana zaman ayırdığı için teşekkür ediyorum. Umarım her şey gönlünce gider. Baya çekiyor belikli bu komşu barlardan.
Keçilerimize uğruyoruz yine. Çok tatlı bebek keçimiz var orada, onu sevmeye geldik aslında. Domuz anne yine bebişlerini emziriyor, ben de yaklaşıp resimlerini çekiyorum. Pek yaklaşmamdan hoşlanmıyor ve atağa geçiyor! 100 kiloluk salam ayağa kalkıp anırıyor ve bana doğru yöneliyor. Aramızda bir metre ya var ya yok. Tamam tamam, sen kazandın. Rahatsız ettiğim için özür dilemektense kaçmak daha iyi. Keçilerimize dönelim bari…





Motoru erkenden bırakalım, yarın mağaralara yürüyerek gidelim diye karar veriyoruz ve motoru bırakmaya gidiyoruz. Sorunsuz paramızı iade alıyoruz ve eve dönüyoruz. Yine restoranımıza gidiyoruz, bu sefer Laap ısmarlıyorum, et ler kuş başı, yanında taze nane yaprakları. Sticky rice da var yanında. Lezzetli. Ayşegül  sweet and sour alıyor, Lemise de Çin börekleri. Restorana gelen herkesi tanıyoruz artık. Sokaktan geçen insanlarla da selamlaşıyoruz artık, resmen kasaba hayatına uyum sağladık, sürekli aynı insanları görüp duruyoruz. Bir kere selam verince de sürekli selam vermeye başlıyorsun ve sonunda herkese el sallayan bir yerli halini alıyorsun. Lemis sayesinde. Lemis hemen yan masaya yöneliyor ve oradakilerle sohbete, oyuna başlıyor. Birkaç gün daha kalsak artık muhtarı oluruz buranın.




İnternet zamanı. Lemisin uykusu var, belli, bu yüzden Lucky restorana gitmekten vaz geçiyoruz. Luang Prabang Bakery nin önünden geçerken gözüme devasa bir yaş pasta takılıyor. Lemis de çikolata topçuklara merak sarıyor. Free wifi diye bir de işaret var. Ayşegülü Laos kahvesiyle kandırıyoruz ve oturuyoruz. Son günlerin blogunu koyuyorum nete, FB, Mail derken bir iki tanıdık daha çıkıyor, oluyor yine saat 10. Eve.
Şu an Lemis kuzusuna sarılmış bir şekilde uyuyor, bende onu seyrediyorum. Yine güzel bir gün geçirdik hep beraber.


8.1.2012 Pazar,  Vang Vieng

Bugün kafamı yaracağım, ama mutluyum.



Ben pek uykumu alamadım mı? Çok yorgun kalktım. Midem de pek iyi değil. Böcek, sıçan, köpek de yemedim… neyse, çok sağlıklı besleniyoruz, ondandır.
Lemis ve Ayşegül hamak da keyif yapıyorlar. Lemis yine çok erken kalktı, uykusunu alamıyor diye biz de hep erken yatıyoruz, bizi uyutuyor ama sürekli.
Bu sabah dragonfruit var kahvaltımızda. Çok karizmatik bir meyvedir kendisi. Dışı pembe içi stratciatella(sütlü dondurma, içinde çikolata parçacıkla). Tadı çok tatlı değil, olmamış kavun ve papaya gibi, ama şekli ve rengi çok cezp edici.


Zar zor kalkıyorum, tadım tuzum yok. Bugün son günümüz, Ne mağara ne de tubing yaptık. Kanu kayak da var, onu bari yapsaydık, ama günümüzü sakin sakin geçirmek de gayet keyifliydi şimdiye kadar. Banana coffee shake, Kokos shake ve Miloshake alıyoruz restoranımızdan.


Hadi Pharnam mağarasına gidelim, mağaranın içinde yüzmeye müsait bir havuz varmış! Kurumuş pirinç tarlaların arasından yolumuzu buluyoruz. Lemis kucak diye tutturuyor, benim kendimi taşıyacak halim yok. Yol da uzak, ama manzara yürütüyor. Ormana gireceğim diye de heyecanlıyım, bazı sarmaşık tohumları var, onlardan birkaç tane bulup evde ekmek istiyorum.

Bu tohumları Almanyada saksının içine ekmiştik, günde 20-30 cm büyüyordu bu arsız sarmaşık. İstanbulda da yetişir. Hostelimizin duvarlarını sardırmak istiyorum.



Mağaranın önünde yine bir kulübe, selamımıza karşılık vermeyen bir çocuk, para isteyen bir bekçi/tarlasahibi. 10.000 kip kişi başı giriş parası istiyorlar. Fener de veriyorlar en azından. Önümüze o selamımıza karşılık vermeyen çocuk takılıyor, belli ki o da bizim rehberimiz ve bizden para koparmaya çalışacak. Mağaraya adamın tarlasından geçiyoruz. Bir yerde yılan deliğinden çıkmış iki yılan.

 Yol belli. Mağaraya ulaşıyoruz, Lemis ile birlikte önce bir girmeye çalışıyoruz, sonra da yarı yolda pes ediyoruz. Çok dar, çok alçak, çok karanlık ve zemin çok kaygan. 



Ben devam ediyorum, toplam 100 metre ilerledikten sonra bir çukura varıyoruz, içinde 2m2 alan, su ile dolu. Bir kişi den fazla giremez, su da pek girilecek tarzdan değil, girip de ne yapayım. Dönüşte çıkılacak bir kısımda dar bir çıkışın üst kısmındaki sarkıkı görmüyorum ve kafamı içine sokuyorum. Bir mağaraya, bir de rehberime sayıp sövüyorum. Kafamı yarmışım, kanıyor. Rehberim de sığır gibi bakıyor ve “bu tarafdan” diye işaret ediyor. Mağaradan çıkıyoruz. 


Etrafımdaki ormana girmek istiyordum ama hem benim tadım kaçtı, hem de rehber orada mal mal bakıyor, “yanlış tarafdan gidiyorsunuz”tarzıyla. Dönüşe geçiyoruz ormanı pas geçerek.


Lemis bir tırtıl buluyor ve onu kendi yoldaşı yapıyor. Sevgi dolu mıncıklamasına dayanamıyor tırtıl ve küçük parmakların arasında eziliyor zavallıcık. 


Bungalowumuza zor atıyoruz kendimizi. Bir buçuk saat uyku uyuyorum, Lemis bir gıdım uyumuyor. Güneşin batışını da Ayşegül çekiyor, ben yataktan ayrılmak istemiyorum.



Yemek vakti,önce yarınki otobüs biletimizi alalım, pansiyon da satılıyor zaten, turizm acentalarından da farklı fiyata değil. 220.000 kişi başı, pansiyondan otogara transfer, otobüs ile Vientianne, oradan da sleeping bus ile Paxe.  Minivan ile yolculuğu yapmak istemiyoruz, bu yüzden biletimizi otobüse çeviriyoruz. Yemeğimizi yine bildiğimiz restoranda yiyoruz. 


Menünün son denenmedik kısmını da ısmarlıyoruz ve menüyü bitirmiş oluyoruz. Lemis televizyona dalıyor, biz de dalgın dalgın etrafı seyrediyoruz, tanıdıklara selam veriyoruz falan. İnternet kısmını da yine pastanemizde hallediyoruz. Lemise bir kocaman cookie alıyoruz, ama bu pastanedeki tatlılar gerçekten beş para etmez. Starbucks tarzı bir yer işte. 

Dönelim uyuyalım artık. Lemisi uyutuyoruz, ben de dalıyorum tekrar uykuya.
Gece kendini bilmez sarhoş lavuklar yan pansyonda bas bas bağırıyorlar. Kötü adam takliti yapıyor bir tanesi, “Daddy is home” diye bağırıyor. Yanındaki grup da gayet mutlu. Tamam, burası party place, ama common sense diye bir şey var, görgü kuralları. Uykum da kaçtı. Ben de biraz hayallere dalıyorum. 


Sonraki bölüm Laos 2 de...


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder